<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Kuşsaray Forum - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.webtocard.com/mybb/</link>
		<description><![CDATA[Kuşsaray Forum - http://www.webtocard.com/mybb]]></description>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 10:03:31 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[DEĞERLİ OZANIMIZ AŞIK MAHZUNİ ŞERİF'İN KUŞSARAY KÖYÜNDEKİ HATIRASI]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=338</link>
			<pubDate>Fri, 18 May 2012 00:02:24 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=338</guid>
			<description><![CDATA[<a href="https://www.facebook.com/oktay.celik.581?sk=notes_drafts#!/notes/oktay-%C3%A7elik/b%C3%BCy%C3%BCk-ozanimiz-a%C5%9Fik-ozan-mahzuni-%C5%9Ferif-ve-unutamadi%C4%9Fim-hatirasi/462349487115105" target="_blank">https://www.facebook.com/oktay.celik.581...9487115105</a><br />
<br />
BÜYÜK OZANIMIZ AŞIK OZAN MAHZUNİ ŞERİF VE UNUTAMADIĞIM HATIRASI<br />
18 Mayıs 2012 Cuma, 00:38 · tarihinde Oktay Çelik tarafından eklendi<br />
<br />
Bundan cok yillar önce,Altmisli yillarin sonlari yer Corum Kuşsaray KöyÜ İlkokul çağındaki  cocuk çevik bir hareketle yatagindan firladi.Nerdeyse bütün gece heyecandan dogru dürüst uyuyamamisti.Cünkü konuk olarak evde cok önemli bir misafirleri vardi ve aksam yemek sofrasinda sabahlari cok erken kalkip saz calip,güfte yaptigini,bu calismalarinda sonradan besteye dönüstügünü söylemisti.Bu nedenledirki bu büyük usta halk ozanini yakindan dinlemek istiyordu.Simdiye kadar ögretmen olan Babasinin maasinin büyük bir kismini vererek aldigi ve köyde tek olan pilli plak calar (pikap radyo) dan dinliyordu ve yürekten gelen bu sesten etkilenip tüm türkülerini ezberlemisti.Bazen ana yoldan yüksekte kalan okul lojmani evlerinin bahcesine cikartip,sesini sonuna kadar acip gelip gecenlerin dinlemesini saglardi ve bundan da son derece mutluluk duyardi vede cabucak biten pillerin babasini kizdiracagini bilsede. Aceleyle giyinip heyecanla beklemeye basladi.Kisa bir süre sonra bekledigi an gelmisti.Degerli konuk uyanip disari hava almaya cikmisti.Hemen kendini disari atti.Esmer genc adam onu söyle bir süzdükten sonra gülümseyerek onun gür siyah saclarini oksayip; --Günaydin koc,sende benim gibi erkencisin hayrola uykuyu sevmiyorsun galiba.Nasilsin?Okul nasil gidiyor,Duydum cok hikaye,roman okuyormussun,tamam oku ama sakin derslerini aksatma. --Günaydin efendim(neden bu kadar erken kalktigini söyleyemedi tabi)Evet dogru hikaye ve romanlari cok seviyorum,elime gecen kitaplarida hemen okuyorum.Okulda gidiyor iste fena sayilmaz. --Güzel Gurban hadi gel biraz saz calalim senle.--Yasasin diye bagirmak istedi ama yapamadi utandi.sevincden ayaklari yerden kesilmisti.Hemen yani basidaki yere oturup,Bu büyük ustayi sessizce tüm dikkatini vererek dinlemeye basladi.Cocuk kendini bildik bileli sazla,sözle büyüyordu.O zamanlar cok degerli olan Baglama SAZ cok nadir bulunurdu.Arkadaslariyla ince lastik ve tahtadan saz yaparlardi ve halk asiklarini taklit ederek calip söylerlerdi.Daha kücükken Dedesinin arasira misafiri olan ODA denilen konuk evinde halk asiklarinida dinlerdi.Bu asiklar Bogma raki icip durmadan calar söylöerlerdi.Yasi cok kücük oldugu icin bu izlenimlerine pek anlam veremezdi ama simdi büyülenmis gibiydi sanki.Bu büyük ustanin her mizrap vurusunu,melodisini yüreginde hissedip,baska diyarlara sürükleniyordu.Ona o kadar cok yakindiki..! ve Böyle her sabah rutin olarak devam eden,carcabuk bitiveren bir hafta. Sevgili canlar yukarda bahsi gecen cocuk bendim.Ömür boyu büyük bir onur ve gururla tasiyacagim bu güzel animi böylesi bir günde sizlerle paylasmak ve aramizdan ayrilisinin altinci yilinda ölümsüz degerli büyük ozanimizi animsayip yad etmekti.Onu kisa da olsa yakindan görüp tanidigim icin kendimi mutlu hissediyorum. Benim müzige karsi ilgi ve alakami sezip,--Hocam gönder bu cocugu bana yanimda yetissin demisti.Ama idaelist bir egitmen olan Babam teklifi nazikce geri cevirmisti.Bu günlerde cocukluk arkadasim,Köylüm olan ASIK OZAN MEFTUNi Babasinin da Kirve olmasi yakinligi ile yaninda yetisme sansini yakalamisti.Fakat yasamimda müzik yine agir basmis;okul bandolari,orkestralari derken kit imkanlarla kurulan müzik gurubumuzla beraber dügün salonlari,geceler,konserlerde müzikle ic ice oldum hep.Cok istememe ragmen Türkiyede yollarimiz hic kesismedi.Fakat Almanyaya gelisimden itibaren yakin cevremde olan konserlerini kacirmamaya calistim.Hatta kulislerde kisa da olsa görüsmek nasip oldu.Ama cok isterdim ayni sahneyi paylasabilmek ne yazik ki bu sansim hic bir zaman olmadi. Büyük ozan Büyük insan ASIK MAHSUNi SERiF in Bizim köye gelisinin en önemli sebebi ''KONSER "CEM" e katilmakti.(Daha sonra Sah TURNA da gelmisti)Hatiralarim beni yaniltmiyorsa CEM 2-3 gün sürmüstü.Saatlerce bikip usanmadan sabahlara kadar calip söylemisti.Cok sevdigi o büyük sazini cogunlukla bana emanet eder.Tasimamama ve hatta calma istegimi geri cevirmez göz yumardi.Sazlarin evde tek bekcisi bendim.(Bir kac önce oglu EMRAH SERIF köyümüzü ziyaret edip Köy internet radyosunda canli yayina katildi ve babasinin gelisi hatirlatildiginda cok duygulu anlar yasandi) Hapishaneler,Sürgün,Baski ve zulümler korkutmadi onu yilmadi.Sazi ile sözüyle her an ayrimciliga,kiyimciliga karsi halkinin yaninda yer aldi.Bir dervis gibi halkina öncülük yapmak gayesiyle köy,köy ve belde belde dolasti.Paraya pula önem vermedi.Hic bir zaman satmadi kendini,davasini.O her zaman dogrunun,haklinin yanindaydi.En ön saflarda MERTCE savastimücadele etti.Toplumculuga ve halk edebiyatina gönül verdi vede bu nedenledirki T.S. KUVVETLERİNDEN ihrac edildi.Onu kaybettigimiz son aci ana kadar bile devlet düzenini yikmak sucundan hala yargilaniyordu.Binlerce SELAM OLSUN sana Halkinin yigit evladi.Sen bizim icin daima bir KAHRAMAN ve Ölümsüz bir ANIT ve SiMGE sin seni erken kaybettik.NURLAR iCiNDE YAT.Seni UNUTMAYACAGIZ...Hic bir zaman asla UNUTULMAYACAKSIN..! "Ben ölünce sevenlerim toplansin. Aglamayip benim sesim calsinlar. Dualar etsinler kendi dilimden, Gökyüzüne kizil isik yaysinlar." ASIK MAHSUNi SERiF. DOSTCA ve SEVGiYLE KALIN CANLAR]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<a href="https://www.facebook.com/oktay.celik.581?sk=notes_drafts#!/notes/oktay-%C3%A7elik/b%C3%BCy%C3%BCk-ozanimiz-a%C5%9Fik-ozan-mahzuni-%C5%9Ferif-ve-unutamadi%C4%9Fim-hatirasi/462349487115105" target="_blank">https://www.facebook.com/oktay.celik.581...9487115105</a><br />
<br />
BÜYÜK OZANIMIZ AŞIK OZAN MAHZUNİ ŞERİF VE UNUTAMADIĞIM HATIRASI<br />
18 Mayıs 2012 Cuma, 00:38 · tarihinde Oktay Çelik tarafından eklendi<br />
<br />
Bundan cok yillar önce,Altmisli yillarin sonlari yer Corum Kuşsaray KöyÜ İlkokul çağındaki  cocuk çevik bir hareketle yatagindan firladi.Nerdeyse bütün gece heyecandan dogru dürüst uyuyamamisti.Cünkü konuk olarak evde cok önemli bir misafirleri vardi ve aksam yemek sofrasinda sabahlari cok erken kalkip saz calip,güfte yaptigini,bu calismalarinda sonradan besteye dönüstügünü söylemisti.Bu nedenledirki bu büyük usta halk ozanini yakindan dinlemek istiyordu.Simdiye kadar ögretmen olan Babasinin maasinin büyük bir kismini vererek aldigi ve köyde tek olan pilli plak calar (pikap radyo) dan dinliyordu ve yürekten gelen bu sesten etkilenip tüm türkülerini ezberlemisti.Bazen ana yoldan yüksekte kalan okul lojmani evlerinin bahcesine cikartip,sesini sonuna kadar acip gelip gecenlerin dinlemesini saglardi ve bundan da son derece mutluluk duyardi vede cabucak biten pillerin babasini kizdiracagini bilsede. Aceleyle giyinip heyecanla beklemeye basladi.Kisa bir süre sonra bekledigi an gelmisti.Degerli konuk uyanip disari hava almaya cikmisti.Hemen kendini disari atti.Esmer genc adam onu söyle bir süzdükten sonra gülümseyerek onun gür siyah saclarini oksayip; --Günaydin koc,sende benim gibi erkencisin hayrola uykuyu sevmiyorsun galiba.Nasilsin?Okul nasil gidiyor,Duydum cok hikaye,roman okuyormussun,tamam oku ama sakin derslerini aksatma. --Günaydin efendim(neden bu kadar erken kalktigini söyleyemedi tabi)Evet dogru hikaye ve romanlari cok seviyorum,elime gecen kitaplarida hemen okuyorum.Okulda gidiyor iste fena sayilmaz. --Güzel Gurban hadi gel biraz saz calalim senle.--Yasasin diye bagirmak istedi ama yapamadi utandi.sevincden ayaklari yerden kesilmisti.Hemen yani basidaki yere oturup,Bu büyük ustayi sessizce tüm dikkatini vererek dinlemeye basladi.Cocuk kendini bildik bileli sazla,sözle büyüyordu.O zamanlar cok degerli olan Baglama SAZ cok nadir bulunurdu.Arkadaslariyla ince lastik ve tahtadan saz yaparlardi ve halk asiklarini taklit ederek calip söylerlerdi.Daha kücükken Dedesinin arasira misafiri olan ODA denilen konuk evinde halk asiklarinida dinlerdi.Bu asiklar Bogma raki icip durmadan calar söylöerlerdi.Yasi cok kücük oldugu icin bu izlenimlerine pek anlam veremezdi ama simdi büyülenmis gibiydi sanki.Bu büyük ustanin her mizrap vurusunu,melodisini yüreginde hissedip,baska diyarlara sürükleniyordu.Ona o kadar cok yakindiki..! ve Böyle her sabah rutin olarak devam eden,carcabuk bitiveren bir hafta. Sevgili canlar yukarda bahsi gecen cocuk bendim.Ömür boyu büyük bir onur ve gururla tasiyacagim bu güzel animi böylesi bir günde sizlerle paylasmak ve aramizdan ayrilisinin altinci yilinda ölümsüz degerli büyük ozanimizi animsayip yad etmekti.Onu kisa da olsa yakindan görüp tanidigim icin kendimi mutlu hissediyorum. Benim müzige karsi ilgi ve alakami sezip,--Hocam gönder bu cocugu bana yanimda yetissin demisti.Ama idaelist bir egitmen olan Babam teklifi nazikce geri cevirmisti.Bu günlerde cocukluk arkadasim,Köylüm olan ASIK OZAN MEFTUNi Babasinin da Kirve olmasi yakinligi ile yaninda yetisme sansini yakalamisti.Fakat yasamimda müzik yine agir basmis;okul bandolari,orkestralari derken kit imkanlarla kurulan müzik gurubumuzla beraber dügün salonlari,geceler,konserlerde müzikle ic ice oldum hep.Cok istememe ragmen Türkiyede yollarimiz hic kesismedi.Fakat Almanyaya gelisimden itibaren yakin cevremde olan konserlerini kacirmamaya calistim.Hatta kulislerde kisa da olsa görüsmek nasip oldu.Ama cok isterdim ayni sahneyi paylasabilmek ne yazik ki bu sansim hic bir zaman olmadi. Büyük ozan Büyük insan ASIK MAHSUNi SERiF in Bizim köye gelisinin en önemli sebebi ''KONSER "CEM" e katilmakti.(Daha sonra Sah TURNA da gelmisti)Hatiralarim beni yaniltmiyorsa CEM 2-3 gün sürmüstü.Saatlerce bikip usanmadan sabahlara kadar calip söylemisti.Cok sevdigi o büyük sazini cogunlukla bana emanet eder.Tasimamama ve hatta calma istegimi geri cevirmez göz yumardi.Sazlarin evde tek bekcisi bendim.(Bir kac önce oglu EMRAH SERIF köyümüzü ziyaret edip Köy internet radyosunda canli yayina katildi ve babasinin gelisi hatirlatildiginda cok duygulu anlar yasandi) Hapishaneler,Sürgün,Baski ve zulümler korkutmadi onu yilmadi.Sazi ile sözüyle her an ayrimciliga,kiyimciliga karsi halkinin yaninda yer aldi.Bir dervis gibi halkina öncülük yapmak gayesiyle köy,köy ve belde belde dolasti.Paraya pula önem vermedi.Hic bir zaman satmadi kendini,davasini.O her zaman dogrunun,haklinin yanindaydi.En ön saflarda MERTCE savastimücadele etti.Toplumculuga ve halk edebiyatina gönül verdi vede bu nedenledirki T.S. KUVVETLERİNDEN ihrac edildi.Onu kaybettigimiz son aci ana kadar bile devlet düzenini yikmak sucundan hala yargilaniyordu.Binlerce SELAM OLSUN sana Halkinin yigit evladi.Sen bizim icin daima bir KAHRAMAN ve Ölümsüz bir ANIT ve SiMGE sin seni erken kaybettik.NURLAR iCiNDE YAT.Seni UNUTMAYACAGIZ...Hic bir zaman asla UNUTULMAYACAKSIN..! "Ben ölünce sevenlerim toplansin. Aglamayip benim sesim calsinlar. Dualar etsinler kendi dilimden, Gökyüzüne kizil isik yaysinlar." ASIK MAHSUNi SERiF. DOSTCA ve SEVGiYLE KALIN CANLAR]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[12 EYLÜL'Ü AKP DEĞİL, SOL YARGILAR. “HAYDİ !..]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=337</link>
			<pubDate>Fri, 27 Apr 2012 22:40:30 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=337</guid>
			<description><![CDATA[12 EYLÜL'Ü AKP DEĞİL, SOL YARGILAR. “HAYDİ !..<br />
<br />
Işıklar içinde yatsın. Pek fazla tanınıp, bilinmez, bu ülkede yaşamış, Sokrates gibi bilge, bilge olduğu kadar mütevazi, mütevaziliği kadar da hümanist bir “Sakallı Celal” yaşamış. Lafını sözünü kimseden sakınmaz, yeri geldi mi lafı gediğine cuk diye oturturmuş. Sokaklarda “derbeder” görünüşüyle (!) deli divaneler gibi dolanır, akıllıdan geçilmeyen memlekette “deli” (!) sanılırmış.<br />
Sakallı Celal, mükallit ve hazır cevap olduğu kadar bilge sözlerde söylemiş. Çoğu kişi kullanır ancak bu sözlerin ona ait olduğunu bilmez. Mesela, “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür.”, "Türkiye'de aydın geçinenler Doğu'ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde Batı yönünde koşturarak Batılılaştıklarını sanırlar." "Meşrutiyeti getirdik olmadı, cumhuriyeti kurduk olmadı. Yahu, biraz da ciddiyete ne dersiniz?" Bunlara benzer nice sözler söyleyerek, deli aklınca (!) akıllılara ciddiyet ayarı vermeye kalkmış.<br />
Haddimize düşmez ama, solcu ve sosyalistler, hiç değilse şu 12 Eylül yargılamalarını AKP prim yapar aymazlığından kurtarıp, biraz ciddiyet takınsa nasıl olur. Hem 12 Eylül ile esas hesaplaşmayı sol yapar deyip, hem de bu davayı ciddiye almamak sol için izahtan vereste bir durumdur.<br />
Baştan yanlış anlamalara prim vermemek için şu saptamayı yapalım. Bu dava, “Arabistan hava yolları hayırlı yolculuklar diler” 1 (!) menziline girmiş, artık celladı Azrail olacağı kesinleşmiş, ayakları mezara sallanmış, “iki bunak celladın” yargılanması olarak algılanmamalıdır. Bunların yargılanması bile tarihi önemdedir o kesin. Ama esas ve daha önemlisi, dava süreci derinleştirilerek 12 Eylül'ün bütün müsebbiplerinden, işkencecilerinden, dönemin bütün yöneticilerinden de hesap sorulmalıdır. Bunun için 12 Eylül'ün hışmına uğramış, başta sol olmak üzere, zarar gören toplumun bütün kesimleri dava sürecine müdahil olmalı, davanın savsaklanmasını izin vermemelidir.<br />
Yetmez, 12 Eylül'ün pragmatik siyasetçilerimize can simidi olan, siyasi partiler ve seçim kanunu, seçim barajı, YÖK gibi bütün yasal düzenlemeleri de tarihin çöplüğüne atılmalıdır. Bir yandan 12 Eylül'ü yargılıyoruz deyip, diğer yandan onun halen taş gibi yürürlülükte olan kurumları ile yargılamayı gerçekleştirmek temel bir paradokstur. İğne ile kuyu kazmaktır.<br />
Bu nedenle, her duruşma onbinlerin buluştuğu, sonraki duruşmalar daha da büyüyerek hesabın sorulacağı kararlılığı ile devam etmelidir. Salt, duruşmanın yapılacağı Ankara değil, yerellerde, illerde de müdahil olunmalı, suç duyurularında bulunulmalı, bütün Türkiye hesap sorma alanına dönüştürülmelidir.<br />
Bu davanın olumsuz yanlarını kaşımak, sonuç alınmayacağını peşin peşin kabul etmek, küçümsemek, sola bir şey kazandırmaz. Aksine büyük kaybettirir. Referandum sürecindeki kırılma, demokrasi kültürümüze yakışmayan anti-demokratik söylem ve davranışlar tekrarlanmamalı, kırıcı, kışkırtıcı, dağıtıcı söylem ve davranışlardan uzak durulmalıdır. Birleştirici, bütünleştirici, sonuca yönelik ortak mücadele alanı için tavır alınmalıdır. Hatalardan ders çıkarılmalı, hatalar yeni hatalar doğurmamalıdır.<br />
Her adımı küçük görüp, reel politik durumu yok saymak, “realiteyi” gözardı edip, her politik gelişmeyi “devrime” havale etmek, siyaseten sola çok şey kaybettirdi, kaybettiriyor. Sol, bu haliyle ister farkında olarak, isterse farkında olmadan halk ile arasına devasa barikatlar örüyor. Politik yaşamın dışına düşüyor. Halk, solun alternatif siyaset üretememesi nedeniyle AKP'ye mahkum ediliyor. Solun kendi içindeki kısır, faydasız tartışmaları kendilerini yaralamaktan öte anlam taşımıyor. Sol, önemli acılar ve tarihi tecrübeler yaşamasına rağmen, buradan tarihi sonuçlar çıkarmak yerine, “ezber siyaset” tekrarı ile siyaset üretimsizliğinin merkezine dönüşüyor.<br />
12 Eylül yargılamaları solun mihenk taşıdır. Niyetlerin ve samimiyetlerin test edileceği alan 12 Eylül yargılamalarındaki tutuma bağlıdır.<br />
O halde 11 mayıs 12 Eylül duruşması bu birliğin ve kararlığın pekiştirileceği zemin olmalıdır. Mahkeme önü, solun birbirinden hesap sorduğu, birbirini mat etmek üzere şov alanı olarak kullandığı, dışarıdan seyreden halkı soldan uzaklaştıran zemine çekilmemeli, çatışma-tartışma alanı olmamalıdır.<br />
Bütün devrimcilerin, demokratların yan yana, omuz omuza, kol kola girdiği 12 Eylül faşizminden hesap sormanın şölenine dönüşmelidir.<br />
Sola ve devrimcilere de heralde bu yakışır.<br />
<br />
1: Vatandaşın birisi vefat etmiş salını musallaya koymuşlar ön taraflarda saf tutan cemaatten iki yaşlı adam salın uzerindeki örtüde yazan arapca kelimelerin ne olduğunu tartışıyormuş birisi demiş heralde dua dır. Diğeri heralde ayettir diye tartışırken, arkalarındaki Bektaşi devreye girmiş. O örtüde “arabistan havayolları hayırlı yolculuklar diler.” yazıyor hacılar demiş.<br />
<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[12 EYLÜL'Ü AKP DEĞİL, SOL YARGILAR. “HAYDİ !..<br />
<br />
Işıklar içinde yatsın. Pek fazla tanınıp, bilinmez, bu ülkede yaşamış, Sokrates gibi bilge, bilge olduğu kadar mütevazi, mütevaziliği kadar da hümanist bir “Sakallı Celal” yaşamış. Lafını sözünü kimseden sakınmaz, yeri geldi mi lafı gediğine cuk diye oturturmuş. Sokaklarda “derbeder” görünüşüyle (!) deli divaneler gibi dolanır, akıllıdan geçilmeyen memlekette “deli” (!) sanılırmış.<br />
Sakallı Celal, mükallit ve hazır cevap olduğu kadar bilge sözlerde söylemiş. Çoğu kişi kullanır ancak bu sözlerin ona ait olduğunu bilmez. Mesela, “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür.”, "Türkiye'de aydın geçinenler Doğu'ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde Batı yönünde koşturarak Batılılaştıklarını sanırlar." "Meşrutiyeti getirdik olmadı, cumhuriyeti kurduk olmadı. Yahu, biraz da ciddiyete ne dersiniz?" Bunlara benzer nice sözler söyleyerek, deli aklınca (!) akıllılara ciddiyet ayarı vermeye kalkmış.<br />
Haddimize düşmez ama, solcu ve sosyalistler, hiç değilse şu 12 Eylül yargılamalarını AKP prim yapar aymazlığından kurtarıp, biraz ciddiyet takınsa nasıl olur. Hem 12 Eylül ile esas hesaplaşmayı sol yapar deyip, hem de bu davayı ciddiye almamak sol için izahtan vereste bir durumdur.<br />
Baştan yanlış anlamalara prim vermemek için şu saptamayı yapalım. Bu dava, “Arabistan hava yolları hayırlı yolculuklar diler” 1 (!) menziline girmiş, artık celladı Azrail olacağı kesinleşmiş, ayakları mezara sallanmış, “iki bunak celladın” yargılanması olarak algılanmamalıdır. Bunların yargılanması bile tarihi önemdedir o kesin. Ama esas ve daha önemlisi, dava süreci derinleştirilerek 12 Eylül'ün bütün müsebbiplerinden, işkencecilerinden, dönemin bütün yöneticilerinden de hesap sorulmalıdır. Bunun için 12 Eylül'ün hışmına uğramış, başta sol olmak üzere, zarar gören toplumun bütün kesimleri dava sürecine müdahil olmalı, davanın savsaklanmasını izin vermemelidir.<br />
Yetmez, 12 Eylül'ün pragmatik siyasetçilerimize can simidi olan, siyasi partiler ve seçim kanunu, seçim barajı, YÖK gibi bütün yasal düzenlemeleri de tarihin çöplüğüne atılmalıdır. Bir yandan 12 Eylül'ü yargılıyoruz deyip, diğer yandan onun halen taş gibi yürürlülükte olan kurumları ile yargılamayı gerçekleştirmek temel bir paradokstur. İğne ile kuyu kazmaktır.<br />
Bu nedenle, her duruşma onbinlerin buluştuğu, sonraki duruşmalar daha da büyüyerek hesabın sorulacağı kararlılığı ile devam etmelidir. Salt, duruşmanın yapılacağı Ankara değil, yerellerde, illerde de müdahil olunmalı, suç duyurularında bulunulmalı, bütün Türkiye hesap sorma alanına dönüştürülmelidir.<br />
Bu davanın olumsuz yanlarını kaşımak, sonuç alınmayacağını peşin peşin kabul etmek, küçümsemek, sola bir şey kazandırmaz. Aksine büyük kaybettirir. Referandum sürecindeki kırılma, demokrasi kültürümüze yakışmayan anti-demokratik söylem ve davranışlar tekrarlanmamalı, kırıcı, kışkırtıcı, dağıtıcı söylem ve davranışlardan uzak durulmalıdır. Birleştirici, bütünleştirici, sonuca yönelik ortak mücadele alanı için tavır alınmalıdır. Hatalardan ders çıkarılmalı, hatalar yeni hatalar doğurmamalıdır.<br />
Her adımı küçük görüp, reel politik durumu yok saymak, “realiteyi” gözardı edip, her politik gelişmeyi “devrime” havale etmek, siyaseten sola çok şey kaybettirdi, kaybettiriyor. Sol, bu haliyle ister farkında olarak, isterse farkında olmadan halk ile arasına devasa barikatlar örüyor. Politik yaşamın dışına düşüyor. Halk, solun alternatif siyaset üretememesi nedeniyle AKP'ye mahkum ediliyor. Solun kendi içindeki kısır, faydasız tartışmaları kendilerini yaralamaktan öte anlam taşımıyor. Sol, önemli acılar ve tarihi tecrübeler yaşamasına rağmen, buradan tarihi sonuçlar çıkarmak yerine, “ezber siyaset” tekrarı ile siyaset üretimsizliğinin merkezine dönüşüyor.<br />
12 Eylül yargılamaları solun mihenk taşıdır. Niyetlerin ve samimiyetlerin test edileceği alan 12 Eylül yargılamalarındaki tutuma bağlıdır.<br />
O halde 11 mayıs 12 Eylül duruşması bu birliğin ve kararlığın pekiştirileceği zemin olmalıdır. Mahkeme önü, solun birbirinden hesap sorduğu, birbirini mat etmek üzere şov alanı olarak kullandığı, dışarıdan seyreden halkı soldan uzaklaştıran zemine çekilmemeli, çatışma-tartışma alanı olmamalıdır.<br />
Bütün devrimcilerin, demokratların yan yana, omuz omuza, kol kola girdiği 12 Eylül faşizminden hesap sormanın şölenine dönüşmelidir.<br />
Sola ve devrimcilere de heralde bu yakışır.<br />
<br />
1: Vatandaşın birisi vefat etmiş salını musallaya koymuşlar ön taraflarda saf tutan cemaatten iki yaşlı adam salın uzerindeki örtüde yazan arapca kelimelerin ne olduğunu tartışıyormuş birisi demiş heralde dua dır. Diğeri heralde ayettir diye tartışırken, arkalarındaki Bektaşi devreye girmiş. O örtüde “arabistan havayolları hayırlı yolculuklar diler.” yazıyor hacılar demiş.<br />
<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KAYIP KUŞAK]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=334</link>
			<pubDate>Wed, 25 Apr 2012 00:31:15 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=334</guid>
			<description><![CDATA[KAYIP KUŞAK<br />
<br />
	Bizleri simgeleyen bir kuşağımız olmadı. Yani, bir ad koyamadık kendimize. Bir önceki kuşak, bizim de abilerimiz-ablalarımız olan, her yaptıklarından etkilendiğimiz “78 Kuşağı” idi. “68 Kuşağı” ise bizim için tam bir efsaneydi. Ulaşılması çok zor kahramanlardı. Asıla-kesile, işkencelerde, toplumdan tecrit edilerek sayıları günden güne azalan, az da olsa bazılarının da, davaya inanmışlığını sorgulayıp, kapitalizmin nimetlerinden yararlanma zaafı ağır basınca saf değiştirdiği bir kuşaktı. Daha sonra 78 Kuşağı da aynı akıbete uğratılıyordu, faşist cuntalar tarafından. <br />
Silindir gibi geçiliyordu bir toplumun gençlerinin üzerinden. İşkence, sorgusuz-sualsiz infazlar, toplumda yaratılan korku ve sindirme operasyonları bizleri de etkiledi. Anne ve babalar, çocuklarını korumak adına bu tür ortamlardan uzak tutmak için büyük çaba gösterdiler. Haksız da sayılmazlardı, gördükleri,  duydukları ve okudukları örnekler karşısında… Tüm dünya halklarının eşit-özgür-barış içinde yaşayabileceği bir dünya uğruna mücadele edenlere ağır bedeller ödetiliyordu.Tam anlamıyla faşizm kol geziyordu ülkenin her köşesinde…<br />
Bu yüzdendir ki “88 Kuşağı” diyemedik kendimize, utançlarla anılmamak uğruna. Sadece “Kayıp Kuşak” denilebilirdi bizler için. Ya da ben kendimi öyle adlandırıyordum. Biz miydik, yoksa, 80 sonrası yetişen kuşaklar mıydı “Kayıp Kuşak”?<br />
Hiçbir iz bırakmamış, kendi hiçliğinde yok olmuş bir “kayıp kuşak”. Bu bizim suçumuz değildi, olamazdı. Biz tercih etmedik hiçliği. Zoraki bir kabullenişti, içimiz kanayarak, sahipsizlik,  sindirilmişlik, yalnızlıklardı bizi bu süreci yok saymaya zorlayan…<br />
Bir general geldi, “kökü dışarıda” diye diye oluşturulan zeminde, kan kusturdu halkımıza, demokrasiyi yerleştirmek adına(!). Nasıl bir demokrasi ise halk korkudan tir tir titriyordu, demokrasi neferlerinin karşısında. Amaç, aslında onların hizmet ettiği “kökü dışarıda” emperyalistlerin tezgâhladığı oyunun maşalarıydılar. Ortadoğu’da gerçekleştirmek istedikleri bir senaryonun adımlarından sadece bir basamağı idi, ülkede yaşatılan trajediler…<br />
Atatürkçülük diye diye ihanet ettiler O’nun gerçekleştirdiği tüm yapıtlarına… Bir İslâm ülkesine lâiklik kılıfı fazla gelmişti, emperyalistlerin nazarında...Uyuyan Ortadoğu'nun uyanmaması gerekirdi. Hemen yeni bir yöntem belirlenmeliydi. “Türk-İslam Sentezi” ile başlanıp, “Ilımlı İslam” ile son nokta konulacak bir sürecin yaşama geçirildiği planlı bir senaryonun figüranlarıydı sahnedekiler… <br />
Aynı general, kendini ülkenin en üst makamına maletmek adına bir kuşağı yok etmişti. Sonra da alıp eline fırçasını, cennet manzaraları çiziyordu kendince. Oysa bizim kuşağın önderleri için cehenneme çevirmişti, uğruna canlarını verecekleri bu yurdu.<br />
78 Kuşağı darağaçlarında sallandırıldı gençliklerinin baharında, işkence tezgahlarında can verdiler ya  da bütün düşüncelerine kilit vurulmaya çalışıldı onlarca yıl. Sonra biz başsız bırakıldık. Yıllarca boşlukta sallanıp durduk… Nereye konacağımızı bilemeden, yıllarca güz rüzgârlarında savrulduk durduk. Kendimizi kurtarıncaya kadar bu sersemlikten, baktık ki, yirmi birinci yüzyıla yelken açmışız. Acılar yüreklerimizde nasırlanmış. Duyumsamaz olmuşuz, yaşamsal gerçekliğin umutlu şarkısını…<br />
                                                               Manyas, 2003             <br />
                                                                      A.T.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KAYIP KUŞAK<br />
<br />
	Bizleri simgeleyen bir kuşağımız olmadı. Yani, bir ad koyamadık kendimize. Bir önceki kuşak, bizim de abilerimiz-ablalarımız olan, her yaptıklarından etkilendiğimiz “78 Kuşağı” idi. “68 Kuşağı” ise bizim için tam bir efsaneydi. Ulaşılması çok zor kahramanlardı. Asıla-kesile, işkencelerde, toplumdan tecrit edilerek sayıları günden güne azalan, az da olsa bazılarının da, davaya inanmışlığını sorgulayıp, kapitalizmin nimetlerinden yararlanma zaafı ağır basınca saf değiştirdiği bir kuşaktı. Daha sonra 78 Kuşağı da aynı akıbete uğratılıyordu, faşist cuntalar tarafından. <br />
Silindir gibi geçiliyordu bir toplumun gençlerinin üzerinden. İşkence, sorgusuz-sualsiz infazlar, toplumda yaratılan korku ve sindirme operasyonları bizleri de etkiledi. Anne ve babalar, çocuklarını korumak adına bu tür ortamlardan uzak tutmak için büyük çaba gösterdiler. Haksız da sayılmazlardı, gördükleri,  duydukları ve okudukları örnekler karşısında… Tüm dünya halklarının eşit-özgür-barış içinde yaşayabileceği bir dünya uğruna mücadele edenlere ağır bedeller ödetiliyordu.Tam anlamıyla faşizm kol geziyordu ülkenin her köşesinde…<br />
Bu yüzdendir ki “88 Kuşağı” diyemedik kendimize, utançlarla anılmamak uğruna. Sadece “Kayıp Kuşak” denilebilirdi bizler için. Ya da ben kendimi öyle adlandırıyordum. Biz miydik, yoksa, 80 sonrası yetişen kuşaklar mıydı “Kayıp Kuşak”?<br />
Hiçbir iz bırakmamış, kendi hiçliğinde yok olmuş bir “kayıp kuşak”. Bu bizim suçumuz değildi, olamazdı. Biz tercih etmedik hiçliği. Zoraki bir kabullenişti, içimiz kanayarak, sahipsizlik,  sindirilmişlik, yalnızlıklardı bizi bu süreci yok saymaya zorlayan…<br />
Bir general geldi, “kökü dışarıda” diye diye oluşturulan zeminde, kan kusturdu halkımıza, demokrasiyi yerleştirmek adına(!). Nasıl bir demokrasi ise halk korkudan tir tir titriyordu, demokrasi neferlerinin karşısında. Amaç, aslında onların hizmet ettiği “kökü dışarıda” emperyalistlerin tezgâhladığı oyunun maşalarıydılar. Ortadoğu’da gerçekleştirmek istedikleri bir senaryonun adımlarından sadece bir basamağı idi, ülkede yaşatılan trajediler…<br />
Atatürkçülük diye diye ihanet ettiler O’nun gerçekleştirdiği tüm yapıtlarına… Bir İslâm ülkesine lâiklik kılıfı fazla gelmişti, emperyalistlerin nazarında...Uyuyan Ortadoğu'nun uyanmaması gerekirdi. Hemen yeni bir yöntem belirlenmeliydi. “Türk-İslam Sentezi” ile başlanıp, “Ilımlı İslam” ile son nokta konulacak bir sürecin yaşama geçirildiği planlı bir senaryonun figüranlarıydı sahnedekiler… <br />
Aynı general, kendini ülkenin en üst makamına maletmek adına bir kuşağı yok etmişti. Sonra da alıp eline fırçasını, cennet manzaraları çiziyordu kendince. Oysa bizim kuşağın önderleri için cehenneme çevirmişti, uğruna canlarını verecekleri bu yurdu.<br />
78 Kuşağı darağaçlarında sallandırıldı gençliklerinin baharında, işkence tezgahlarında can verdiler ya  da bütün düşüncelerine kilit vurulmaya çalışıldı onlarca yıl. Sonra biz başsız bırakıldık. Yıllarca boşlukta sallanıp durduk… Nereye konacağımızı bilemeden, yıllarca güz rüzgârlarında savrulduk durduk. Kendimizi kurtarıncaya kadar bu sersemlikten, baktık ki, yirmi birinci yüzyıla yelken açmışız. Acılar yüreklerimizde nasırlanmış. Duyumsamaz olmuşuz, yaşamsal gerçekliğin umutlu şarkısını…<br />
                                                               Manyas, 2003             <br />
                                                                      A.T.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KUŞSARAYLILAR NEDEN YAZMAZLAR]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=332</link>
			<pubDate>Sat, 25 Feb 2012 11:58:16 +0100</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=332</guid>
			<description><![CDATA[Faydalı bir site kurulmuş.Birçok paylaşımları buradan öğreniyoruz.Elbette Almanya Frankfurt ilindeki FKDD nin sitesi ama öyle bir hal aldıki bizlerde sahiplendik,izin verildiği orandada okuyor,yazıyor ve paylaşımlardan haberdar oluyoruz.Hepimizin canları,bir taneleri yurt dışında yurt içinde.Yani hem oralardayız hem buralarda ,hemde yurdunda başka yörelerinde.Neyimiz ortak? işte burada paylaşma durumumuz.<br />
<br />
Ancak ben ve bir kaç bana muhalif haricinde olanlar dışında yazan çizen yok. Ben ve buradaki diğer büyüklerim yorumlarda bulunuyoruz.Evet tam tersi bile olsa yinede paylaşımda bulunuyoruz sanırım saygımızıda bozmadan.Demekki olabiliyor.<br />
<br />
Burda paylaşmakta illa kalıp konularda olmaz,her konuda yeni başlıklarla kitlelere ulaşacak başlıklar şeklindede olabilir.<br />
<br />
Değerli kuşsaraylılar beni köye bir çivi çakmayan olarak lanse edenlerde.Canı sağolsun,küsmeye sebepmidir.Kesinlikle hayır.Yeterki söylemlere yanıt hakkı olsun.Tabi bazılarının hakaretlerinide unutmadık.Kim olursa olsun Kuşsaraylıların ,kuşsaraylıya hakareti,hemde buradan yapması kesinlikle olmamalıdır. Eğer bu şekilde bir küfür etme talebi varsa mutlaka ortak bulunulan bir yerde yapılmalıdır.Aksi halde erkeliğe sığmaz.<br />
<br />
Sonuç itibari aynı köyün çocukları paylaşsın,güzelliklere beraber ulaşsın.İnsan mutluluğunu ve acısını akrabaları ile sevdikleri ile yaşarlar.Bu mecburi ve normal olanıdır.<br />
<br />
Saygılarımla.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Faydalı bir site kurulmuş.Birçok paylaşımları buradan öğreniyoruz.Elbette Almanya Frankfurt ilindeki FKDD nin sitesi ama öyle bir hal aldıki bizlerde sahiplendik,izin verildiği orandada okuyor,yazıyor ve paylaşımlardan haberdar oluyoruz.Hepimizin canları,bir taneleri yurt dışında yurt içinde.Yani hem oralardayız hem buralarda ,hemde yurdunda başka yörelerinde.Neyimiz ortak? işte burada paylaşma durumumuz.<br />
<br />
Ancak ben ve bir kaç bana muhalif haricinde olanlar dışında yazan çizen yok. Ben ve buradaki diğer büyüklerim yorumlarda bulunuyoruz.Evet tam tersi bile olsa yinede paylaşımda bulunuyoruz sanırım saygımızıda bozmadan.Demekki olabiliyor.<br />
<br />
Burda paylaşmakta illa kalıp konularda olmaz,her konuda yeni başlıklarla kitlelere ulaşacak başlıklar şeklindede olabilir.<br />
<br />
Değerli kuşsaraylılar beni köye bir çivi çakmayan olarak lanse edenlerde.Canı sağolsun,küsmeye sebepmidir.Kesinlikle hayır.Yeterki söylemlere yanıt hakkı olsun.Tabi bazılarının hakaretlerinide unutmadık.Kim olursa olsun Kuşsaraylıların ,kuşsaraylıya hakareti,hemde buradan yapması kesinlikle olmamalıdır. Eğer bu şekilde bir küfür etme talebi varsa mutlaka ortak bulunulan bir yerde yapılmalıdır.Aksi halde erkeliğe sığmaz.<br />
<br />
Sonuç itibari aynı köyün çocukları paylaşsın,güzelliklere beraber ulaşsın.İnsan mutluluğunu ve acısını akrabaları ile sevdikleri ile yaşarlar.Bu mecburi ve normal olanıdır.<br />
<br />
Saygılarımla.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BAŞBAKAN BİR MARANGOZ HATASI MI?]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=331</link>
			<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 16:22:54 +0100</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=331</guid>
			<description><![CDATA[BAŞBAKAN BİR MARANGOZ HATASI MI?<br />
<br />
Öfke sarhoşluğa benzer, insan öfkeliyken de şarhoşken de kendini yönetemez. Başbakan son günlerde adeta bir sarhoş gibi konuşuyor. Sarhoşu ciddiye almazsınız, ne söylese kabulünüzdür. Sabah ayılıp uyanınca söylediklerini hatırlamaz bile. Hatırlattığınızda ise inanmaz utanır, sıkılır. Ama başbakan olunca her sözünü ciddiye almak durumundayız. Söylediği her sözü, elindeki iktidar gücü ile hayata geçirme yetkisi var. Bugün var olan anti demokratik yasalarla, bir istesin hayatınızı zindan edebilir. Baksanıza yumurta attı diye cezaevine doldurulan öğrencilere. KCK tutuklamaları ile cezaevlerine atılan basın çalışanlarına. Başbakanın bir emri hayatınızın kabusu olur.<br />
<br />
Ne diyor, kendine güveni tavan yapmış, herkese tepeden bakan, eleştiriye tahammülü olmayan sayın başbakan; “Sayın Kılıçdaroğlu, o kulakların duymaya alışsın. Bundan sonra, dindar bir gençlik yetiştirme var. Bizden ateist bir gençlik yetiştirmemizi mi bekliyorsun?”<br />
<br />
Sayın başbakan, eleştiriye tahammülü olmayan sizin o kulaklarınız da duymaya alışsın. Biz ne dindarlığını tartışmaya açan başbakan, ne dindar gençlik yetiştirmeyi hedefleyen başbakan, ne de adı laik olan bu ülkede dini kullanıp, her Cuma basın ordusu ile reklam yaparak gösterişli namaz kılan başbakan istemiyoruz. İbadet de kabahat de gizlidir çünkü. İnançlı insanın reklama ihtiyacı olmaz. Haşa, Allah yolunda ibadetin reklamı yapılırsa en büyük günah işlenmiş olur.<br />
<br />
Neyse, öyle anlaşılıyor ki, on yıldır “iktidar sarhoşluğu” ile paslanan kulaklarınız duyma yetilerini kaybetmiş. Gerçi kulaklarınız değil, vicdan kulağınız açılsa daha makbul olur.<br />
<br />
Allah kahretsin!.. Bir anlığına unutup şaşırdım. Siz artık “devlet”siniz. Sizin “devlet” olduğunuzu (!) bir anlığına unutmuşum. Allah kimseleri şaşırtmasın. Gerçi, maşallah sizin hiç şaşmış bir haliniz yok. Aksine “devlet” olduğunuzu düşünerek daha bir kendine güvenli hale gelmişsiniz. Biz, devleti öyle yapılandıralım ki, hangi siyasal anlayıştan olursa olsun hiç kimsenin özgürlükleri için tehdit olmasın diye düşünürken, mücadelemizi bu eksende yürütmeye çalışırken, siz toplumu kutuplaştıracak tehlikeli, anlamsız sözler söylüyorsunuz. Halkı yaşat ki, devlet yaşasın anlayışından, kutsal devlete terfi ediyorsunuz. Eee, devlet kutsaldır, kutsal ele geçirilince (!) kutsanması gerekir. Öyle değil mi?<br />
<br />
Sayın başbakan, ruh halinizi anlamak gerçekten çok güç. Anlık tepkileriniz ilginç. Bir bakıyoruz kürsüde idam edilenler için gözyaşı (!) döküyorsunuz, hepimizi duygulandırıyorsunuz. Sonra bir bakıyoruz otuz beş insan uçaklarınızla paramparça ediliyor, kılınız kıpırdamıyor mıh gibi tepkisiz duruyorsunuz. Ölenlerin ailelerinden özür dilemek yerine, bombalayanlara, Genelkurmaya duyarlılıklarından dolayı teşekkür ediyorsunuz. Hızınızı alamıyorsunuz, tehditkar üslubunuzla, muhalif diye kimi görüyorsanız dava üstüne dava, operasyon üstüne operasyonlar yaptırıyorsunuz.<br />
<br />
Yoksa beyniniz iradenize hükmedip acılar karşısında duygularınızı ayrıştırıp kategorize mi ediyor? O insani duyarlılıklarınız, gözyaşlarınız (!) hepsi politikalarınızın bir parçası mı, rol mü kesiyorsunuz? Söylemeye dilim varmıyor ama, Kürt-Türk, Alevi-Sünnü, Dindar-ateist, sağcı-solcu, islamcı-laik diye beyniniz insanları ayrıştırıp, zamana ve mekana göre politik ayarınıza uygun duygular mı yüklüyor?<br />
<br />
Ben bugün geldiğiniz konum ve yeri moda deyişle “marangoz hatası” olarak değerlendiriyorum. Sanki zengin alet ve edavatları olan bir usta marangoz atölyesinden düzeltilerek çıkmış gibisiniz. On yıllık iktidar döneminizde, zaman içinde aksayan, fazlalık gibi duran yerleriniz sistemin marangozu tarafından yontulmuş, uyan uymayan yanlarınız kesilmiş, sonra da kalıba geçirilmiş, doğru yola sokulmuş (!) gözüküyorsunuz. Allah doğru yoldan sizi de partinizi de (!) ayırmasın. Sizden önce, bu doğru yola girip de düzeltilip tarihe havale edilen ne başbakanlar, ne siyasetçiler geçti. Bu halinizle tarihe geçeceğinizden kuşkunuz olmasın.<br />
<br />
Dindar başbakan istemiyoruz. Bugüne kadar bütün başbakanlar dindar oldu da (!) ne oldu? Merhum siyasetçi Osman Bölükbaşı diyor ki, 'Türkiye'de en karlı ticaret din ticareti, getirisi çok.” Bu getirinin farkında olan siyasetçiler dini kullanmakta sakınca görmediler. Bugüne kadar kimler geldi kimler geçti. Hepsi de dindardı. İmam hatip lisesi açmakta, darbecilerde dahil olmak üzere hepsi birbiriyle yarıştı. Siyaseten dini kullandılar. Belki onların dini kullanmasının bir sonucu da sizsiniz. Türkiye’yi bu hale getirenler size din kutsallığını kullanmanız için altın tepside bir alan açtı.<br />
<br />
Dindar olun kişisel olarak beni ilgilendirmez ama yürütmenin başı olarak sizin dindar toplum modeli için öncülük etmeniz yakışık almıyor. Sonra siz laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletinin başbakanısınız. Şeyhülislam değilsiniz. Bedevi çöllerinde bir muz cumhuriyetinin başbakanı hiç değilsiniz. O nedenle biz herkese eşit mesafede demokrat bir başbakan istiyoruz.<br />
<br />
Başbakanlığı bıraktığında git evine çocuklarını istediğin gibi dindar olarak yetiştir bize ne? Bizim çocuklarımızın yetiştirilmesini de mümkünse bize bırak.<br />
<br />
Siyaseten seni geliştirdiği kuşku götürmez ama ülkeye faydası olmayacak bu politikalardan vazgeç. Verdiğin sözleri yerine getir. Mesela özgürlükçü ve demokrat, evrensel demokrasiye uygun bir anayasaya yap. Yahut, 12 Eylül ile gerçek anlamda hesaplaşmak için bütün kalıntıları temizle ele geçirince kendine kullanma. 12 Eylül ürünü YÖK'ü, siyasi partiler kanununu, seçim kanununu, TMK'yı, seçim barajını kaldır, Kürt sorununu çöz.<br />
<br />
İşinize geldiğinde laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti (!) olduğumuzu söylüyorsun. Diğer yandan ise siyaset bilimini altüst edecek yeni paradigmalar keşfederek, cahil-cühale dediğiniz aydınlara hem ülkemizde, hem de dünyada rezil oluyorsunuz.<br />
<br />
Hayır!.. Mahsuru yok. Bu gaflarınıza biz alıştık gülmüyoruz bile. Sadece acı acı tebessüm ediyoruz. Ama dünyanın karnını tutarak güldüğü cahil bir başbakanımız olduğu için de inanın sizin adınıza ve ülkemiz adına çok, ama çok üzülüyoruz.<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
<br />
Balçova/İZMİR<br />
<br />
<br />
<br />
Not: Bu sıkça kullanılan “marangoz hatası” meselesinin özü şudur. Fransız devrimi sırasında yargılanan marat, yargıçla savcının aynı kürsüyü paylaştığını görünce, savcıya, aslında avukatla aynı hizada oturması gerekirken bir marangoz hatası yüzünden yargıçla aynı kürsüyü paylaşmasına karşı söylemiş olduğu sözdür. Siyasal literatüre böyle girmiştir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[BAŞBAKAN BİR MARANGOZ HATASI MI?<br />
<br />
Öfke sarhoşluğa benzer, insan öfkeliyken de şarhoşken de kendini yönetemez. Başbakan son günlerde adeta bir sarhoş gibi konuşuyor. Sarhoşu ciddiye almazsınız, ne söylese kabulünüzdür. Sabah ayılıp uyanınca söylediklerini hatırlamaz bile. Hatırlattığınızda ise inanmaz utanır, sıkılır. Ama başbakan olunca her sözünü ciddiye almak durumundayız. Söylediği her sözü, elindeki iktidar gücü ile hayata geçirme yetkisi var. Bugün var olan anti demokratik yasalarla, bir istesin hayatınızı zindan edebilir. Baksanıza yumurta attı diye cezaevine doldurulan öğrencilere. KCK tutuklamaları ile cezaevlerine atılan basın çalışanlarına. Başbakanın bir emri hayatınızın kabusu olur.<br />
<br />
Ne diyor, kendine güveni tavan yapmış, herkese tepeden bakan, eleştiriye tahammülü olmayan sayın başbakan; “Sayın Kılıçdaroğlu, o kulakların duymaya alışsın. Bundan sonra, dindar bir gençlik yetiştirme var. Bizden ateist bir gençlik yetiştirmemizi mi bekliyorsun?”<br />
<br />
Sayın başbakan, eleştiriye tahammülü olmayan sizin o kulaklarınız da duymaya alışsın. Biz ne dindarlığını tartışmaya açan başbakan, ne dindar gençlik yetiştirmeyi hedefleyen başbakan, ne de adı laik olan bu ülkede dini kullanıp, her Cuma basın ordusu ile reklam yaparak gösterişli namaz kılan başbakan istemiyoruz. İbadet de kabahat de gizlidir çünkü. İnançlı insanın reklama ihtiyacı olmaz. Haşa, Allah yolunda ibadetin reklamı yapılırsa en büyük günah işlenmiş olur.<br />
<br />
Neyse, öyle anlaşılıyor ki, on yıldır “iktidar sarhoşluğu” ile paslanan kulaklarınız duyma yetilerini kaybetmiş. Gerçi kulaklarınız değil, vicdan kulağınız açılsa daha makbul olur.<br />
<br />
Allah kahretsin!.. Bir anlığına unutup şaşırdım. Siz artık “devlet”siniz. Sizin “devlet” olduğunuzu (!) bir anlığına unutmuşum. Allah kimseleri şaşırtmasın. Gerçi, maşallah sizin hiç şaşmış bir haliniz yok. Aksine “devlet” olduğunuzu düşünerek daha bir kendine güvenli hale gelmişsiniz. Biz, devleti öyle yapılandıralım ki, hangi siyasal anlayıştan olursa olsun hiç kimsenin özgürlükleri için tehdit olmasın diye düşünürken, mücadelemizi bu eksende yürütmeye çalışırken, siz toplumu kutuplaştıracak tehlikeli, anlamsız sözler söylüyorsunuz. Halkı yaşat ki, devlet yaşasın anlayışından, kutsal devlete terfi ediyorsunuz. Eee, devlet kutsaldır, kutsal ele geçirilince (!) kutsanması gerekir. Öyle değil mi?<br />
<br />
Sayın başbakan, ruh halinizi anlamak gerçekten çok güç. Anlık tepkileriniz ilginç. Bir bakıyoruz kürsüde idam edilenler için gözyaşı (!) döküyorsunuz, hepimizi duygulandırıyorsunuz. Sonra bir bakıyoruz otuz beş insan uçaklarınızla paramparça ediliyor, kılınız kıpırdamıyor mıh gibi tepkisiz duruyorsunuz. Ölenlerin ailelerinden özür dilemek yerine, bombalayanlara, Genelkurmaya duyarlılıklarından dolayı teşekkür ediyorsunuz. Hızınızı alamıyorsunuz, tehditkar üslubunuzla, muhalif diye kimi görüyorsanız dava üstüne dava, operasyon üstüne operasyonlar yaptırıyorsunuz.<br />
<br />
Yoksa beyniniz iradenize hükmedip acılar karşısında duygularınızı ayrıştırıp kategorize mi ediyor? O insani duyarlılıklarınız, gözyaşlarınız (!) hepsi politikalarınızın bir parçası mı, rol mü kesiyorsunuz? Söylemeye dilim varmıyor ama, Kürt-Türk, Alevi-Sünnü, Dindar-ateist, sağcı-solcu, islamcı-laik diye beyniniz insanları ayrıştırıp, zamana ve mekana göre politik ayarınıza uygun duygular mı yüklüyor?<br />
<br />
Ben bugün geldiğiniz konum ve yeri moda deyişle “marangoz hatası” olarak değerlendiriyorum. Sanki zengin alet ve edavatları olan bir usta marangoz atölyesinden düzeltilerek çıkmış gibisiniz. On yıllık iktidar döneminizde, zaman içinde aksayan, fazlalık gibi duran yerleriniz sistemin marangozu tarafından yontulmuş, uyan uymayan yanlarınız kesilmiş, sonra da kalıba geçirilmiş, doğru yola sokulmuş (!) gözüküyorsunuz. Allah doğru yoldan sizi de partinizi de (!) ayırmasın. Sizden önce, bu doğru yola girip de düzeltilip tarihe havale edilen ne başbakanlar, ne siyasetçiler geçti. Bu halinizle tarihe geçeceğinizden kuşkunuz olmasın.<br />
<br />
Dindar başbakan istemiyoruz. Bugüne kadar bütün başbakanlar dindar oldu da (!) ne oldu? Merhum siyasetçi Osman Bölükbaşı diyor ki, 'Türkiye'de en karlı ticaret din ticareti, getirisi çok.” Bu getirinin farkında olan siyasetçiler dini kullanmakta sakınca görmediler. Bugüne kadar kimler geldi kimler geçti. Hepsi de dindardı. İmam hatip lisesi açmakta, darbecilerde dahil olmak üzere hepsi birbiriyle yarıştı. Siyaseten dini kullandılar. Belki onların dini kullanmasının bir sonucu da sizsiniz. Türkiye’yi bu hale getirenler size din kutsallığını kullanmanız için altın tepside bir alan açtı.<br />
<br />
Dindar olun kişisel olarak beni ilgilendirmez ama yürütmenin başı olarak sizin dindar toplum modeli için öncülük etmeniz yakışık almıyor. Sonra siz laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletinin başbakanısınız. Şeyhülislam değilsiniz. Bedevi çöllerinde bir muz cumhuriyetinin başbakanı hiç değilsiniz. O nedenle biz herkese eşit mesafede demokrat bir başbakan istiyoruz.<br />
<br />
Başbakanlığı bıraktığında git evine çocuklarını istediğin gibi dindar olarak yetiştir bize ne? Bizim çocuklarımızın yetiştirilmesini de mümkünse bize bırak.<br />
<br />
Siyaseten seni geliştirdiği kuşku götürmez ama ülkeye faydası olmayacak bu politikalardan vazgeç. Verdiğin sözleri yerine getir. Mesela özgürlükçü ve demokrat, evrensel demokrasiye uygun bir anayasaya yap. Yahut, 12 Eylül ile gerçek anlamda hesaplaşmak için bütün kalıntıları temizle ele geçirince kendine kullanma. 12 Eylül ürünü YÖK'ü, siyasi partiler kanununu, seçim kanununu, TMK'yı, seçim barajını kaldır, Kürt sorununu çöz.<br />
<br />
İşinize geldiğinde laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti (!) olduğumuzu söylüyorsun. Diğer yandan ise siyaset bilimini altüst edecek yeni paradigmalar keşfederek, cahil-cühale dediğiniz aydınlara hem ülkemizde, hem de dünyada rezil oluyorsunuz.<br />
<br />
Hayır!.. Mahsuru yok. Bu gaflarınıza biz alıştık gülmüyoruz bile. Sadece acı acı tebessüm ediyoruz. Ama dünyanın karnını tutarak güldüğü cahil bir başbakanımız olduğu için de inanın sizin adınıza ve ülkemiz adına çok, ama çok üzülüyoruz.<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
<br />
Balçova/İZMİR<br />
<br />
<br />
<br />
Not: Bu sıkça kullanılan “marangoz hatası” meselesinin özü şudur. Fransız devrimi sırasında yargılanan marat, yargıçla savcının aynı kürsüyü paylaştığını görünce, savcıya, aslında avukatla aynı hizada oturması gerekirken bir marangoz hatası yüzünden yargıçla aynı kürsüyü paylaşmasına karşı söylemiş olduğu sözdür. Siyasal literatüre böyle girmiştir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÇORUM OLAYLARI...]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=328</link>
			<pubDate>Tue, 10 Jan 2012 11:19:01 +0100</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=328</guid>
			<description><![CDATA[12 Eylül sorgulanıyor ve bu nedenle Çorum olayları da araştırılıyor. Ben de o dönemde 17 yaşında bir genç olarak Cuma saldırılarının merkezinde, linçten kurtulan birisi olarak yaşadıklarımı paylaşmak istedim.<br />
<br />
<br />
Sanat okulunda lise öğrencisiyim. 28 Mayıs 1980 tarihinde okulun son günleri, her gün olduğu gibi sabah kalkmış okula gidiyorum. Evimiz okula yakın Terlemez evleri diye bilinen, sağcı-solcu, alevi-sünni halkın iç içe yaşadığı bir semt. Bir yönüyle, sol mahalleye yakın, bir yönüyle ise, sağcı ağırlıklı Sigorta semtine. Yani, ikisinin arasında, yani cephede. Evimiz sanat okuluna beş dakikalık yürüme mesafesinde.<br />
Okula gidiyorum, ancak o gün okulda bir tufaflık var. Alışıldığı üzere sağ görüşlü öğrenciler, sanat okulu karşısındaki terminal girişinde toplanıp okula polis nezaretinde öyle giriş yaparlardı. Akşam çıkışında da orada toplanır, yine polis eşliğinde toplu halde evlerine giderdi. Tuaf, o gün terminal girişinde yoklar.<br />
Sol görüşlü öğrenciler ise Milönü semti çıkışında toplanır ve Cengiz Topel caddesi üzerinden bakırcılar çarşısı altından yine polis nezaretinde (!) okula giriş yapardı. Akşam çıkışında ise yine toplu halde slogan ve marşlarla Milönü semtine doğru hareketli, çoğu zaman polisle çatışmalı yürüyüş yapılırdı. Öğrencilerin toplu geliş-gidişlerinin nedeni, karşı gruplara tek yakalanıp saldırıya uğramamak üzere bir tedbirdi. Aksi halde tek yakalandığında linç'e varan dayaklara maruz kalmak olası idi. Alıştığımız rutin okul giriş çıkışları böyle olduğu için, 28 Mayıs günü bir tuhaflık seziliyordu. Okul girişinde de sağ görüşlü öğrencilerin öne çıkan hiç biri o gün okulda görünmüyordu.<br />
Saat 08:00-08:30 sularında sıra ile sınıflara giriş için hazırlık yaptığımız saatlerde, Gün Sazak'ın öldürülmesini fırsat bilip Müzenin altında toplanan faşistler “Sazaklar ölmez”, “komünistler Moskova'ya”, “Çorum Komünistlere mezar olacak” gibi sloganlar ile ticaret lisesine ve sanat okuluna doğru saldırıya geçti. Solcu öğrenciler toplanıp, karşı sloganlar atmaya başladı. Saldırılar taşlamaya dönüşünce sınıflara girip, sıralarımızı koridorlara çıkarıp, koridora ve kapı girişlerine barikat oluşturup bir süre marşlar çalıp, sloganlar atarak bekledik. Okula jandarma ve polis geldi. Okul müdürü ve öğretmenlerin araya girmesi ile barikatlar kaldırıldı ve bahçede toplanmaya alındık. Bu arada anlıyoruz ki, faşistler solcu ve alevi işyerlerine saldırmış. Saldırı bizim okullarla sınırlı değil.<br />
Okul bahçesinde üzerlerimiz arandı ve beklemeye başladık. Yine sloganlar ve marşlar eşliğinde Birkaç saat oturduktan sonra jandarma eşliğinde evlere gönderildik.<br />
Çorum için düğmeye basılmıştı. Devlet ve polis desteğine rağmen faşistler Milönü semtine giremiyor. Milönü direnişin kalesi haline geliyordu. Gündüzleri barikat başında geceleri ise devrimci gruplar olası faşist saldırı yerlerini tutuyor, faşistlere göz açtırılmıyordu. Sokağa çıkma yasağına rağmen, faşist gruplar sokaklarda cirit atıyor. Polis ve jandarma takibi yapılmıyordu. Oysa başta Milönü ve sol mahalleler ablukaya alınıyordu. Polisin cesaret edip giremediği bu mahalleler daha çok jandarma tarafından kontrol altında tutuluyordu.<br />
O zamanlar Ankara Samsun karayolu Milönü semtinden geçtiği için Cengiz Topel Caddesi Eti Lisesi önü barikatların merkezi olmuştu. Vali yolun trafiğe açılmasını istiyor, jandarma çatışmadan kaçınıyor, halk ise barikat başında slogan ve marşlarla nöbete devam ediyordu. Devrimci gruplar Maraş deneyiminden biliyorlardı. Ne demişti Maraş'ta devlet, “barikatları kaldırın devlet sizi koruyacak.” Sonra görüldü ki, devlet faşist saldırıların önünü açmak için barikatları kaldırıyor. Savunmasız bırakılan halk, devlet desteğinde sivil faşistlerin hunharca katliamlarına maruz kalıyordu. Sonuç, çoğu çocuk, kadın, yaşlı ve savunmasız 150'den fazla alevi vatandaş kalleşçe katledilmişti.<br />
Bunu bilen devrimciler barikatları çeşitli sözler üzerine kaldırarak yolu trafiğe açtı. Ancak olası saldırıları önlemek üzere halk, yol kenarlarında ve Milönü meydanından ayrılmadı. Birkaç saat sonra, belediyeye ve milletvekiline saldırı yapıldığı, Milönü’ne doğru Gazipaşa İlköğretim Okulu tarafından saldırı olacağı söylentisi üzerine, kitle harekete geçip, barikatları yeniden daha güçlü bir şekilde kurup, Gazipaşa tarafına kitlesel yürüyüşe geçti. Sloganlar, sokakları inletiyor, halkın ve devrimcilerin kararlılığı, heyecanı doruğa çıkıyordu.<br />
Devrimcilerin direnişi ile amacına ulaşamayan faşitler yeni saldırı planları yapmakta gecikmediler. Birdenbire sağ-sol çatışmaları olarak başlayan süreç alevi-sünni çatışmasına evrildi. Bunun üzerine, sağ mahallelerde oturan alevi vatandaşlar hızla Milönü ve sol mahallelere taşınmaya başladı. Sol semtlerde oturan ve tedirgin olan sünni vatandaşlar özel bir itina ile korunmaya alındı. Yıllardır devrimcilerin güvenini kazanan sünni aileler çok az bir kısmı dışında evlerini terketmedi. Evlerini taşıyanların eşya taşıma işlerinde devrimci gençler hep yardımcı oldu ve güvenli çıkışları sağlandı.<br />
Sağ-sol çatışmasından umduğunu bulamayan devlet, alevi-sünni ayrılığını körüklemeye başladı. Basın da görevini yapıyor, gazetelerde Çorum'un sosyolojik yapısına ilişkin yazılar ve krokiler çıkıyor. Alevi ve sünni mahalleler harita üzerinde gösteriliyor, sayısal veriler üzerine mahallelerin alevi-sünni rakamları tespit ediliyordu.<br />
Çorum, kararlı devrimci direniş sayesinde katliamdan geçirilemedi. Çorum olaylarında öldürülen insanların bir çoğu savunmasız, sağ mahalleler içindeki alevi yurttaşlardı. Üçevler, Terlemez evleri ve köylerden Çorum'a gelen, ya da Çorum'dan köyüne dönen savunmasız insanlar katledildi.<br />
<br />
ALAATTİN CAMİİ...<br />
<br />
Sağcı-solcu, alevi-sünni birlikte yaşadığımız Terlemez evlerindeki evimizi terk edebileceğimiz hiç aklımıza gelmemişti. Faşistler Alattin cami önünden geçen Ekin Caddesini sınır yapacağız dediğinde, sinirlenmiş, “mahallemizden bizi ölüm ayırır” demiştik. Mahalleli kendi arasında hiçbir sorun çıkmadan yaşayıp gidiyordu. Birlikte futbol oynadığımız ve mezhebini dahi sorgulamadığımız, bilmediğimiz sünni arkadaşlarımız vardı. Bu arada belirtmek gerekir. Annem Bayburtlu bir sünni, babam ise Çorum Kuşsaray köyü alevisi idi. Mahallede solcu bilinirdik. Ablam mimli eğitim enstitüsü mezunu yeni bir devrimci öğretmen, ağabeyim ise elde avuçta durmaz devrimci gruplar içinde deli fişek, bir delikanlı idi.<br />
Babam yeni emekli olmuş olaylara konu Alaattin Caminin inşaatına harç koymuştu. Emekli ikramiyesi ile de birkaç tane halı alarak camiye bağış yapmıştı. Namazında niyazında, kendi halinde ev ile Alattin cami arasında mekik dokurdu. Alaattin Caminin yapımı devam ediyor o zamanlar inşaat olduğu için bodrumda namaz kılınıyordu. Babamın söylediğine göre, camaat içinden, alevi olması nedeni ile homurdanmalar, alevilere hakarete varan konuşmalar yüksek sesle yapılmaya başlanmış. Babam, camiye eskisi gibi gönüllülük ile gitmek istemiyor, tedirgin olduğu seziliyor ve çoğu zaman namazını evde kılıyordu.<br />
Annem ise mahallede sevilen, herkesin yardımına koşan Bayburtlu yengesiydi. Bir gün mahalle kadınlarından birisi, “Bayburtlu yenge sakın mahalleden gitme, sen sünnisin sana bir şey yapmazlar, ailen gitse bile sen kal demişti” kadının ağzının payını verdikten sonra hiç ağzından kötü söz duymadığımız annem ağzını bozup, derin düşüncelere dalmış, çocuklarına hissettirmek istemiyor ama kötü şeyler olacağını sezinlemeye başlamıştı.<br />
Babam güvenlik için beni ve ağabeyimi köye göndermişti. 4 Temmuz Cuma günü İngilizceden ikmal dersim var ve sınava gireceğim için köyden bir kamyonun kasasında Çorum'a geldim. Bakırcılar çarşısında inip eve gelirken mahallenin Birkaç günde nasıl bu hale geldiğini anlayamamıştım. Duvarlardaki bütün sol sloganlar silinmiş, her tarafa TİBO, ÜGD, ÜYD, “Çorum komünistlere mezar olacak!..” gibi sloganlar ve derme çatma kurulmuş olan barikatları aşarak, kırmızı çarpılarla işaratlenmiş olan evlerin arasından, kırmızı çarpı işaretli demir bahçe kapımızın üzerindeki zili çaldım. Babam kapıyı sessizce açıp, “mahvolduk oğlum, hepimizi öldürecekler, gir çabuk içeri dedi.” Ablam, “faşistler her tarafa girdi. Gündüz vakti evleri işaretliyorlar, Çorum'u Maraş yapacaklar.” Diyordu.<br />
<br />
<br />
4 TEMMUZ CUMA OLAYLARI...<br />
<br />
Benim İngilizce sınavım olaylar nedeni ile iptal edilmişti. Kentte garip bir sessizlik vardı o gün. Sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı tam da o gün kaldırılmıştı. Alevi komşular birbirine fısıltı şeklinde, “bugün evlerimizi yakacaklarmış, saldırı planları yapıyorlarmış” diyordu. Bunun üzerine bütün mahallede alevi yurttaşlarda bir hareketlilik başlamış, kimisi traktör, kimisi, kamyon ile eşyalarını yüklemeye başlamıştı. Mahalle boşaltılıyordu. Babam at arabacılığı yapan amcamın oğlunu almış gelmiş ve at arabası ile yavaş yavaş eşyaları taşırız diyordu. Bu arada gelirken iki ekmek almış karnımızı doyuralım öyle taşırız eşyaları diyordu.<br />
Bizim evin karşısında ablamların evi vardı. Eniştem bir kamyon getirmiş eşyalarını taşıyoruz tam bitirmek üzere iken, beyaz station marka renault bir araç silahla gelişigüzel ateş ederek eşya taşıyanları taciz etti. Birden eşya taşıyanlar panik içinde evlerine kaçmaya başladı. Sonra ne yapacağını bilmez bir şekilde tehlike geçince eşyalarını yüklemeye devam etti. Biz ise eniştemle hemen eve girdik. Bir süre bekledik, askeri bir cemse içinde jandarmalar geldi. Ablam plakasını aldığı aracı tarif edip jandarmaya verdi.<br />
Saat on ikiyi geçiyordu. Ben bu arada beş yüz metre ileride genellikle solcu gençlerin mekanı olan Abidin’in kahvehanesine koşarak gidip yardım istedim. Herkes orada da tedirgin ve ne yapacağını bilmez bir halde bekliyordu.<br />
Yeniden koşarak eve geldim. Kendi eşyalarımıza henüz başlamamıştık. Ablamların eşyasının bitirmek üzere iken, saat 13:00'e yaklaşmıştı. Tam kamyona sobayı atıp, borularına yönelmişken, Allah Allah Allah seslerini işitmeye başladık. Kamyoncu arabayı çalıştırmış kaçarken eniştem son hamle ile kamyonun kasasına kendini zor attı. Bu arada elimde soba borularının bir kısmını kasaya fırlatıp, bizim eve doğru koşmaya başladım. Ablam evimizde komşunun çocuğu Alper kucağında sokağa fırladı. Güvenli bir yere girmemiz gerekiyordu. Karşıda iki katlı evi olan bizim evden daha korunaklı alevi Haççe yengenin oğlu Kazım abi balkona çıkmış, “çabuk buraya gelin” diye bağırıyordu. Ablam haydi diye Komşunun çocuğu Alper kucağında Kazım abilerin evine koşarak kendini içeriye zor attı. Bu arada bizim evin köşe başında kirvemiz olan Fatma yengeyi ve kızları Nurcan'ın dehşete düşmüş halleri ile “kaçın geliyorlar” diye ağlayarak feryat içinde kaçışmalarını gördüm.<br />
Ablam Alper ile kendini kurtarmış Kazım abilere sığınmıştı. Annem, babam ve ben sokağın ortasında kala kaldık. Bütün bu dehşet ve kaçışma üç beş dakika içinde olmuştu. Allah allah sesleri yaklaşmış, zincirlerinden boşanmış güruhun gelmek üzere olduğunu gösteriyordu.<br />
Annem ve babamı alıp alevi olan bir komşumuzun bahçesine girdik. Sünni bir aile kiralık olarak oturuyordu. Deliler gibi kapıyı çaldık açan olmadı. Evin bahçesindeki her tarafı açık kömürlüğe sığındık. Bir köşeye sinip beklemek istedik ama buranın güvenliği sıfırdı. Babam, “burada bizi keserler, hadi çıkalım” dedi. Ablamların boşalttığımız evin duvarı ile bitişik olan ve yüksekçe olan duvardan önce annemi sonra babamı indirerek boş eve saklanmayı denedik. Fakat oranın da güvenliği yoktu. Vazgeçip tekrar duvarı aşıp Kazım abilerin eve yönelmek en mantıklısı idi. Tekrar önce annemi kucaklayıp duvarın üzerine çıkarıp, kendim duvarın öbür yanına atlayıp annemi indiriyorum, bu arada babam duvarın diğer yanında hadi baba çık diyorum. Babam çıkamıyor. Babamın gözündeki dehşet, gözlerimin önünden hala gitmiyor. Duvara çıkmak üzere zorluyor ama benden yardım isteyen faltaşı gibi açılmış dehşet gözlerle bakıp, çıkmaya zorlayıp hopluyor ve “çıkamıyorum oğlum”, “çıkamıyorum oğlum” diyor. Tekrar duvarın öbür yanına bir sıçrayışta geçiyor, babamı kucaklayıp annemin yanına atıyorum. Tekrar bahçedeyiz. Bahçe kısmından Kazım abilerin evi görünüyor. Ablam tuvaletin küçük penceresine sandalye ile çıkıp, bakarken bizi görüyor ve çabuk bu tarafa gelin diye bağırıyor. Ablamı görüyorum ve o tarafa yöneliyoruz. Küçük bir bahçe duvarını da aştıktan sonra, kazım abilerinin evine girebilmemiz için on metrelik bir alan kalıyor. Köşeye gelince, kafamı uzatıp bakıyorum, bizim evin köşesini yeni dönmüş kalabalık güruhu görüyorum. Siması yabancı gelmeyen biri, tüfeğini kırmış fişek sürüyor. Ablam bağırıyor, “çabuk, çabuk, hadi ne bekliyorsunuz?” Son bir hamle annem ve babamın ellerinden tutup, köşeyi dönüp hızla Kazım abilerin evin bahçesine giriyoruz. Demir kapısı uzun dik merdivenlerden inmeden uzaktan iple açılan kapıdan, Yeter yengenin açmasıyla içeriye kendimizi atıyoruz. Kapının kapanması ile birlikte kapıya çok şiddetli taşların çarptığını ve Bir kaç saniyelik farkla linçten kurtulduğumuzu anlıyoruz.<br />
Eve girdiğimizde bakıyoruz ki, oraya sığınan epeyce bir komşu var. Salondan, balkonuna yeni çamaşır serilmiş, bizim görünmemizi engelleyen çamaşırlar arasından bizim evi de gören bir açıdan caddede olanları izliyoruz.<br />
Tek kelime ile dehşet!..<br />
Önceden planlandığı her halinden belli olan, her camiye bir adamın yerleştirildiği ve aynı saatte ve aynı anda kurulmuş saat gibi aynı sözlerle, “Alattin cami komünistler tarafından bombalandı. Allah için cihada”,”Allah için savaşa” naraları ile alevi avına çıkmış.<br />
Allah allah nidaları ile caddeye doluşan güruh, tam bir linç havasında talana başladı. Çıplak gözlerle görüyoruz bütün yaşananları. Sakalları belinde hacılar (!), ellerinde kazma, kürek, balta, tüfek, nacak, keser, kalın sopalar ne bulmuşsa almış eline çıkmış alevi-solcu avına. Çevreden ve mahalleden tanıdığımız sessiz sakin, ismini bilmediğimiz insanlar güruhun içinde görülüyor. Kimisi tepkisiz evinin önünde çapulculara katılmak istemiyor ama kendini zorunlu hisseden bir halde elinde sopa ile evi önünde bekliyor.<br />
Eşyalarını kamyon üzerinde can telaşı ile bırakan alevi vatandaşların önce kamyon üzerindeki eşyaları talan ediliyor. Sonra ise kamyonlar ateşe veriliyor. Gözlerimle görmesem inanamayacağım olaylar gözümün önünde yaşanıyor ve biz çaresizce izliyoruz. Askerler en önde çapulculara, güruha müdahale etmeden yol açıyor onlarsa yakıp yıkıyor. Dehşet!.. Gözlerimize inanamıyoruz. Devlet güçleri gözlerinin önündeki vahşeti engellemek bir yana destek oluyor.<br />
Bizim evi sarıyorlar elinde balta olan sakallı yaşlı bir adam demir kapıyı kırmak için defalarca kapıya baltayı vuruyor. Pencerelere taşla kırıp duvar yanına siper alıyorlar. Mimli ev içindekiler ateş eder de vuruluruz diye korkuyorlar. Evde kimse olmadığını anlayınca, demir pencereleri sökmek üzere zorluyorlar ama başaramıyorlar. Elinde benzin bidonu olan birisi çatıya tırmanıyor ve benzini döküp yakıyor. Gözümüzün önünde evimiz yanmaya başlıyor. Babam, elinde avucundaki tek varlığı olan evinin yanışını dizlerini döve döve, “evimi yakıyor, allahsızlar” diye ağlıyor. Bütün evleri yakıyor ve talan ediyorlar. Nasıl oluyorsa, ters bir rüzgarla çatısı yanmakta olan evimiz bir süre sonra sönüyor. Hala demir kapıda balta izi, çatıda yanık izi yapılan tadilata rağmen orada öylece durmakta.<br />
Hızını alamayan güruh evleri taşlamaya, içeri girmeye zorluyor. Bu arada sokağı gördüğümüz salon içine taşlar yağmaya, kurşunlar balkona ve duvarlara çarpmaya başlıyor. Hemen çocukları gizlediğimiz mutfağa doluşuyor ve buzdolabını ve ağır ne varsa kapı arkasına barikat yapıyoruz. Salon genişçe, bir somya var. Küçük çocukları somyanın altına, büyükleri yere oturtuyoruz. Pencere hizasında kimse kalmıyor. Kurşun gelirse hedef olmayalım diye, herkes çömelik vaziyette. Dışarıda gürültü dozajı artıyor. Sanki kapıyı kırıp merdivenlerden geliyorlar zannediyoruz ve bilinen sonu bekliyoruz. Pencerelerden taşların odaya girdiğini duyuyoruz. Saatler geçiyor, bomba ve silah sesleri devam ediyor. Bir süre sonra silah sesleri ve gürültüler kesiliyor. Bir süre daha bekleyip seslerin tamamen kesilmesi ile birlikte, barikatı kaldırıp, mutfaktan salona geçiyoruz. Salonun ortası cam kırıkları ve taşlarla dolmuş. Bütün pencereler kırılmış, kırık pencerelerden perdeler rüzgarda uçuşuyor. Duvar kenarından süzülerek pencereden caddeye bakıyoruz ve komando askerleri görüyoruz. Babam sevinçten çığlık atıyor. “Kurtulduk askerler gelmiş” diye seviniyor. Tehlike geçti diye aşağıya iniyoruz. Hemen evin köşe sokağı girişinde bir komando bekliyor. Babam yaklaşıyor komandoya ve “yavrum kurban olurum size, sizi allah gönderdi. Bizi şuradan Milönü’ne götürün diye askere yalvarıyor” Asker babama küfürle karşılık veriyor ve uzaklaşıp Milönü’ne doğru yola çıkıyoruz.<br />
Sokaklar, caddeler bir doğal afet görüntüsü veriyor. Bütün alevi evleri yakılmış. Yanan evler, bağırış içinde insanlar, çığlık atan çocuklar, tam bir cehennem görüntüsü veriyor geçtiğimiz her yer. Savaş sonrası görüntüler her yanda görülüyor. Milönü’ne geliyoruz amcamlara gideceğiz ancak o tarafa geçemiyoruz. Eti lisesi arkasında ablamın arkadaşı Nimet’lerin evine gitmek istiyoruz onlar da evde yok.<br />
Amcamın gelini Şirin yengeye gitmek için hareketleniyoruz, tam o esnada tıp öğrencisi Süleyman Atlas’ın evinin yanından geçerken, Süleyman Atlas’ın Terlemez’de ki alevileri kurtarmaya gelen devrimcilerin önü Alattin cami cıvarında, Hamit Duran caddesinde önde polis panzeri ve faşistlerce kesiliyor. Çıkan çatışmada Süleyman Atlas polis panzerinden yapılan ateşle yaralanıyor. Panzer yaralı Süleyman Atlas’ı vermek istemeyen halkın elinden alıp, güya tedavi ettirmek için faşistlerin karargahına dönüştürülen sigorta hastanesine götürülüyor. Süleyman Atlas faşistlerce yaralı halde iken ağır işkenceler yapılarak katlediliyor. Ailesi ağıtlar yakıyor, evlerinin önündeki kalabalığa doğru gidiyoruz. Birden askerler kalabalığa yönelip darp ediyor. Gençlere yönelip silah doğrultuyor. Ne olduğunu anlamadan silahını havaya ateşliyor. Gençler kaçışmaya başlıyor ve birbirlerine “vur emri çıkmış” herkesi vuracaklar diye konuşuyor. Annemler orada kalıyor. Ben ise askerlerden kaçıp Eren bloklarında oturan Şirin yengenin evine soluk soluğa varıyorum. Şirin yenge evde yok. Allahtan birinci katta oturuyor. Balkonuna tırmanıp, kendimi kamufle edecek bir şeyler bulup, dışarıdan görünmemek için upuzun yatıyorum. Saatler geçiyor ve nihayet Şirin yenge geliyor. Sesi duyuyor ve pencereye vuruyorum ve balkonun kapısını açıyorlar eve giriyorum. Anemlerde gidecek yer bulamıyor ve onlarda Şirin yengelere geliyor, orada buluşuyoruz.<br />
Ağabeyim köyden geliyor ve bizi kurtarmak üzere Terlemez semtine doğru gidiyor. Fakat bizi görenler sağlıklı olduğumuzu ve Milönü’ne gittiğimizi söylüyor. O da geliyor Şirin Yengeye ve oradan Halamın oğlu İsmail Pamuk’un evine ve onların terasına yerleşiyoruz. İsmail Pamuk’un oğlu ressam Uğur Pamuk’un getirdiği küçük bir televizyonu kurup, haberleri izliyoruz. Demirel haberlerde ve utanmazca konuşuyor. “Çorum’da ne olmuş, komünistler camiyi bombalamış ve ülkücüler ise devlet güçlerine yardımcı olmuş. Bana sağcılar suç işledi dedirtemezsiniz” diye kükreyip katliama onay veriyordu. “Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın” diye de utanmazlığına devam ediyordu. O günlerde Fatsa’da yapılan nokta operasyonlarına dikkat çekiyordu.<br />
Olayların bütün çıplaklığı ile yaşayan insanlar olarak bu pervasızlık karşısında çıldırıyor, içimiz içimizi yiyordu. Alattin cami de bırakın bombayı, çizik bile yoktu. Böyle bir provakasyon ihtimaline karşı devrimciler özel bir itina ile camiyi korumaya almıştı. Televizyonda haberleri izleyen insanlar, yaratılan yalan ve dezenformasyonla alevi ve solculara karşı bizzat Demirel tarafından düşman gösteriliyordu.<br />
Fazla zaman geçmiyor ve evler aranacak haberi geliyordu. Rahat bir gece geçirme ihtimalimiz ev sahibinin tedirgin olmaması için yeniden belirsizliğe dönüşüyordu. Apar topar oradan da çıkıp, birinci olaylarda Kışla cıvarındaki evlerini can güvenliği nedeniyle terk eden, akrabamız Noterci Bilal abinin evine sığınıyorduk. Birkaç gün sonra annem ve babam asker nezaretinde eşyalarımızı getiriyor ve Karşıyaka semtinde tuttuğumuz bir eve taşınıyorduk.<br />
En azından artık kendi evimizde kalacak ve can korkusu yaşamayacaktık. Günler her gün bir protesto, bir eylem, bir yürüyüş şeklinde geçip gidiyordu. Babam, demokrat partili idi. Menderes'in çimento fabrikasını Çorum'a kurması ile işe girmişti. Sürekli ben “Menderes'in ekmeğini yiyorum diyordu.” Siyaseti bilmez, kendisine iş verdiğini düşündüğü Menderese minnet için oy verirdi. Babam, ablamın eğitim enstitüsünden devrimci arkadaşlarına büyük saygı duyardı. Sık sık evimizi ziyarete gelen devrimcilerle muhabbet eder, onlara saygı duyar çok severdi. Çorum olayları sırasında devrimcilerin mücadelesi ve samimiyeti babamı çok etkilemişti. “Biz bu gençler sayesinde yaşıyoruz.” diye hayranlığını belirtirdi. Zaman zaman yeni taşındığımız mahallede yapılan “halk komite” toplantılarına katılırdı. Biz de geceleri eve geç kaldığımız zamanlarda, baba şiddetinden korunmak için hemen babamı can evinden vururduk. “Baba, mahalle meclisi toplantısı vardı. Toplantı geç bitti.” dediğimizde kızmaz, “iyi bir daha geç kalmayın derdi.” Sıcak mücadelenin ateşi kısa sürede babamda olduğu gibi bütün toplumda da bir dönüşüp yaratmıştı. Günlerimiz böyle geçip gidiyordu.<br />
Karşıyaka’da bir sabah babam 12 Eylül 1980 sabah altı gibi son ayar radyoyu açmış, Hasan Mutlucan şarkıları ile ihtilali haber veriyordu. “Kalkın devrim oldu (!) kurtulduk. Evimize döneceğiz.” Diye sevinirken, biz ise devrim sözünden, devrimciler iktidarı ele geçirdi herhalde diye düşünürken, televizyonda Kenan Evren’in buz gibi soğuk sesi ile kendimize geliyor ve gerçeğin farkına varıyorduk.<br />
12 Eylül ihtilalinin taşlarını adım adım döşeyen, bunun için halkın birbirini kırmasına olanak sağlayan, alevileri katliamlardan geçirten Kenan Evren, “terörü sonlandırmak” (!) üzere, yönetime el koyduğunu söylüyordu. Ölümlerden ölüm beğendirilen, katliamlardan geçirilen alevi kitleler, canımızı ordumuz kurtardı (!) kolaycılığı ile ihtilale destek veriyordu. 12 Eylül generalleri hem alevilerin katledilmesini sağlamış, hem de ihtilal yaparak hayatlarını kurtarmış (!) alevileri yeni sistemin yedek gücü haline getirmişti. Aleviler bir de generallerin kendine yakın olmasını konsey üyesi Haydar Saltık’ın alevi olduğu söylentisi ile kendini teselli ediyordu.<br />
Yaşlı insanlar sokakta sevinçten halay çekiyor. Evlerimize döneceğiz diye bayram ediyordu. Gençler ise şaşkın bir halde darbecilerin hışmından korunmak için, memleketlerini terketmişti. Yakalananlar ise işkenceler geçiriliyordu. Bunlardan birisi de Ağabeyim İmdat olacaktı. Önce babam tarafından suçsuz olduğu bilindiği için kendi eli ile karakola teslim edilmiş, oğlu ile birlikte sopa yemişti. Ağabeyim, günlerce işkenceden sonra ölümden dönmüştü.<br />
Altı ay sonra askere alınmış, askerde iken Çorum Olayları nedeniyle cezaevine atılmıştı. Yıllarca Erzincan sıkıyönetim mahkemelerinde davası devam etmiş, yoksul ve yaşlı babam Erzincan sıkıyönetim mahkemelerinde ömür tüketmişti. Ağzım gözüm diye altı yılı cezaevinde geçmiş, adeta cezaevinde büyüyen kuşak kervanına katılmıştı.<br />
Beraat edip cezaevinden çıktığında ise zorunluluktan sekiz yıl nişanlı kaldığı halamın kızıyla evlenmiş, pasaportunu çıkarıp, Danimarka’ya gitme hazırlıkları yaparken 1986’nın Ramazan Bayramı’nın birinci günü, benim de içinde olduğum kamyon kazasında ailenin üç ferdi ile birlikte kalleş Azrail’e teslim olmuştu.<br />
12 Eylül faşist darbesinden bir iki hafta sonra evimize taşındık. Ne biz eski tadımızda idik, ne de mahallemiz. Eski komşuluk ilişkileri ve çocukluk arkadaşlarımızla ilişkilerimiz asla eski tadında, eskisi gibi olamadı.<br />
Çünkü: bizatihi vatandaşı koruması gereken DEVLET, kendi halkının içine kanı, kalleşliği, katliamları sokmuş, öldürmüş, insanları birbirine öldürtmüş, kin ve nefret tohumları ekmişti.<br />
Nasıl eskisi gibi olsundu ki…Olamadı da...<br />
<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[12 Eylül sorgulanıyor ve bu nedenle Çorum olayları da araştırılıyor. Ben de o dönemde 17 yaşında bir genç olarak Cuma saldırılarının merkezinde, linçten kurtulan birisi olarak yaşadıklarımı paylaşmak istedim.<br />
<br />
<br />
Sanat okulunda lise öğrencisiyim. 28 Mayıs 1980 tarihinde okulun son günleri, her gün olduğu gibi sabah kalkmış okula gidiyorum. Evimiz okula yakın Terlemez evleri diye bilinen, sağcı-solcu, alevi-sünni halkın iç içe yaşadığı bir semt. Bir yönüyle, sol mahalleye yakın, bir yönüyle ise, sağcı ağırlıklı Sigorta semtine. Yani, ikisinin arasında, yani cephede. Evimiz sanat okuluna beş dakikalık yürüme mesafesinde.<br />
Okula gidiyorum, ancak o gün okulda bir tufaflık var. Alışıldığı üzere sağ görüşlü öğrenciler, sanat okulu karşısındaki terminal girişinde toplanıp okula polis nezaretinde öyle giriş yaparlardı. Akşam çıkışında da orada toplanır, yine polis eşliğinde toplu halde evlerine giderdi. Tuaf, o gün terminal girişinde yoklar.<br />
Sol görüşlü öğrenciler ise Milönü semti çıkışında toplanır ve Cengiz Topel caddesi üzerinden bakırcılar çarşısı altından yine polis nezaretinde (!) okula giriş yapardı. Akşam çıkışında ise yine toplu halde slogan ve marşlarla Milönü semtine doğru hareketli, çoğu zaman polisle çatışmalı yürüyüş yapılırdı. Öğrencilerin toplu geliş-gidişlerinin nedeni, karşı gruplara tek yakalanıp saldırıya uğramamak üzere bir tedbirdi. Aksi halde tek yakalandığında linç'e varan dayaklara maruz kalmak olası idi. Alıştığımız rutin okul giriş çıkışları böyle olduğu için, 28 Mayıs günü bir tuhaflık seziliyordu. Okul girişinde de sağ görüşlü öğrencilerin öne çıkan hiç biri o gün okulda görünmüyordu.<br />
Saat 08:00-08:30 sularında sıra ile sınıflara giriş için hazırlık yaptığımız saatlerde, Gün Sazak'ın öldürülmesini fırsat bilip Müzenin altında toplanan faşistler “Sazaklar ölmez”, “komünistler Moskova'ya”, “Çorum Komünistlere mezar olacak” gibi sloganlar ile ticaret lisesine ve sanat okuluna doğru saldırıya geçti. Solcu öğrenciler toplanıp, karşı sloganlar atmaya başladı. Saldırılar taşlamaya dönüşünce sınıflara girip, sıralarımızı koridorlara çıkarıp, koridora ve kapı girişlerine barikat oluşturup bir süre marşlar çalıp, sloganlar atarak bekledik. Okula jandarma ve polis geldi. Okul müdürü ve öğretmenlerin araya girmesi ile barikatlar kaldırıldı ve bahçede toplanmaya alındık. Bu arada anlıyoruz ki, faşistler solcu ve alevi işyerlerine saldırmış. Saldırı bizim okullarla sınırlı değil.<br />
Okul bahçesinde üzerlerimiz arandı ve beklemeye başladık. Yine sloganlar ve marşlar eşliğinde Birkaç saat oturduktan sonra jandarma eşliğinde evlere gönderildik.<br />
Çorum için düğmeye basılmıştı. Devlet ve polis desteğine rağmen faşistler Milönü semtine giremiyor. Milönü direnişin kalesi haline geliyordu. Gündüzleri barikat başında geceleri ise devrimci gruplar olası faşist saldırı yerlerini tutuyor, faşistlere göz açtırılmıyordu. Sokağa çıkma yasağına rağmen, faşist gruplar sokaklarda cirit atıyor. Polis ve jandarma takibi yapılmıyordu. Oysa başta Milönü ve sol mahalleler ablukaya alınıyordu. Polisin cesaret edip giremediği bu mahalleler daha çok jandarma tarafından kontrol altında tutuluyordu.<br />
O zamanlar Ankara Samsun karayolu Milönü semtinden geçtiği için Cengiz Topel Caddesi Eti Lisesi önü barikatların merkezi olmuştu. Vali yolun trafiğe açılmasını istiyor, jandarma çatışmadan kaçınıyor, halk ise barikat başında slogan ve marşlarla nöbete devam ediyordu. Devrimci gruplar Maraş deneyiminden biliyorlardı. Ne demişti Maraş'ta devlet, “barikatları kaldırın devlet sizi koruyacak.” Sonra görüldü ki, devlet faşist saldırıların önünü açmak için barikatları kaldırıyor. Savunmasız bırakılan halk, devlet desteğinde sivil faşistlerin hunharca katliamlarına maruz kalıyordu. Sonuç, çoğu çocuk, kadın, yaşlı ve savunmasız 150'den fazla alevi vatandaş kalleşçe katledilmişti.<br />
Bunu bilen devrimciler barikatları çeşitli sözler üzerine kaldırarak yolu trafiğe açtı. Ancak olası saldırıları önlemek üzere halk, yol kenarlarında ve Milönü meydanından ayrılmadı. Birkaç saat sonra, belediyeye ve milletvekiline saldırı yapıldığı, Milönü’ne doğru Gazipaşa İlköğretim Okulu tarafından saldırı olacağı söylentisi üzerine, kitle harekete geçip, barikatları yeniden daha güçlü bir şekilde kurup, Gazipaşa tarafına kitlesel yürüyüşe geçti. Sloganlar, sokakları inletiyor, halkın ve devrimcilerin kararlılığı, heyecanı doruğa çıkıyordu.<br />
Devrimcilerin direnişi ile amacına ulaşamayan faşitler yeni saldırı planları yapmakta gecikmediler. Birdenbire sağ-sol çatışmaları olarak başlayan süreç alevi-sünni çatışmasına evrildi. Bunun üzerine, sağ mahallelerde oturan alevi vatandaşlar hızla Milönü ve sol mahallelere taşınmaya başladı. Sol semtlerde oturan ve tedirgin olan sünni vatandaşlar özel bir itina ile korunmaya alındı. Yıllardır devrimcilerin güvenini kazanan sünni aileler çok az bir kısmı dışında evlerini terketmedi. Evlerini taşıyanların eşya taşıma işlerinde devrimci gençler hep yardımcı oldu ve güvenli çıkışları sağlandı.<br />
Sağ-sol çatışmasından umduğunu bulamayan devlet, alevi-sünni ayrılığını körüklemeye başladı. Basın da görevini yapıyor, gazetelerde Çorum'un sosyolojik yapısına ilişkin yazılar ve krokiler çıkıyor. Alevi ve sünni mahalleler harita üzerinde gösteriliyor, sayısal veriler üzerine mahallelerin alevi-sünni rakamları tespit ediliyordu.<br />
Çorum, kararlı devrimci direniş sayesinde katliamdan geçirilemedi. Çorum olaylarında öldürülen insanların bir çoğu savunmasız, sağ mahalleler içindeki alevi yurttaşlardı. Üçevler, Terlemez evleri ve köylerden Çorum'a gelen, ya da Çorum'dan köyüne dönen savunmasız insanlar katledildi.<br />
<br />
ALAATTİN CAMİİ...<br />
<br />
Sağcı-solcu, alevi-sünni birlikte yaşadığımız Terlemez evlerindeki evimizi terk edebileceğimiz hiç aklımıza gelmemişti. Faşistler Alattin cami önünden geçen Ekin Caddesini sınır yapacağız dediğinde, sinirlenmiş, “mahallemizden bizi ölüm ayırır” demiştik. Mahalleli kendi arasında hiçbir sorun çıkmadan yaşayıp gidiyordu. Birlikte futbol oynadığımız ve mezhebini dahi sorgulamadığımız, bilmediğimiz sünni arkadaşlarımız vardı. Bu arada belirtmek gerekir. Annem Bayburtlu bir sünni, babam ise Çorum Kuşsaray köyü alevisi idi. Mahallede solcu bilinirdik. Ablam mimli eğitim enstitüsü mezunu yeni bir devrimci öğretmen, ağabeyim ise elde avuçta durmaz devrimci gruplar içinde deli fişek, bir delikanlı idi.<br />
Babam yeni emekli olmuş olaylara konu Alaattin Caminin inşaatına harç koymuştu. Emekli ikramiyesi ile de birkaç tane halı alarak camiye bağış yapmıştı. Namazında niyazında, kendi halinde ev ile Alattin cami arasında mekik dokurdu. Alaattin Caminin yapımı devam ediyor o zamanlar inşaat olduğu için bodrumda namaz kılınıyordu. Babamın söylediğine göre, camaat içinden, alevi olması nedeni ile homurdanmalar, alevilere hakarete varan konuşmalar yüksek sesle yapılmaya başlanmış. Babam, camiye eskisi gibi gönüllülük ile gitmek istemiyor, tedirgin olduğu seziliyor ve çoğu zaman namazını evde kılıyordu.<br />
Annem ise mahallede sevilen, herkesin yardımına koşan Bayburtlu yengesiydi. Bir gün mahalle kadınlarından birisi, “Bayburtlu yenge sakın mahalleden gitme, sen sünnisin sana bir şey yapmazlar, ailen gitse bile sen kal demişti” kadının ağzının payını verdikten sonra hiç ağzından kötü söz duymadığımız annem ağzını bozup, derin düşüncelere dalmış, çocuklarına hissettirmek istemiyor ama kötü şeyler olacağını sezinlemeye başlamıştı.<br />
Babam güvenlik için beni ve ağabeyimi köye göndermişti. 4 Temmuz Cuma günü İngilizceden ikmal dersim var ve sınava gireceğim için köyden bir kamyonun kasasında Çorum'a geldim. Bakırcılar çarşısında inip eve gelirken mahallenin Birkaç günde nasıl bu hale geldiğini anlayamamıştım. Duvarlardaki bütün sol sloganlar silinmiş, her tarafa TİBO, ÜGD, ÜYD, “Çorum komünistlere mezar olacak!..” gibi sloganlar ve derme çatma kurulmuş olan barikatları aşarak, kırmızı çarpılarla işaratlenmiş olan evlerin arasından, kırmızı çarpı işaretli demir bahçe kapımızın üzerindeki zili çaldım. Babam kapıyı sessizce açıp, “mahvolduk oğlum, hepimizi öldürecekler, gir çabuk içeri dedi.” Ablam, “faşistler her tarafa girdi. Gündüz vakti evleri işaretliyorlar, Çorum'u Maraş yapacaklar.” Diyordu.<br />
<br />
<br />
4 TEMMUZ CUMA OLAYLARI...<br />
<br />
Benim İngilizce sınavım olaylar nedeni ile iptal edilmişti. Kentte garip bir sessizlik vardı o gün. Sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı tam da o gün kaldırılmıştı. Alevi komşular birbirine fısıltı şeklinde, “bugün evlerimizi yakacaklarmış, saldırı planları yapıyorlarmış” diyordu. Bunun üzerine bütün mahallede alevi yurttaşlarda bir hareketlilik başlamış, kimisi traktör, kimisi, kamyon ile eşyalarını yüklemeye başlamıştı. Mahalle boşaltılıyordu. Babam at arabacılığı yapan amcamın oğlunu almış gelmiş ve at arabası ile yavaş yavaş eşyaları taşırız diyordu. Bu arada gelirken iki ekmek almış karnımızı doyuralım öyle taşırız eşyaları diyordu.<br />
Bizim evin karşısında ablamların evi vardı. Eniştem bir kamyon getirmiş eşyalarını taşıyoruz tam bitirmek üzere iken, beyaz station marka renault bir araç silahla gelişigüzel ateş ederek eşya taşıyanları taciz etti. Birden eşya taşıyanlar panik içinde evlerine kaçmaya başladı. Sonra ne yapacağını bilmez bir şekilde tehlike geçince eşyalarını yüklemeye devam etti. Biz ise eniştemle hemen eve girdik. Bir süre bekledik, askeri bir cemse içinde jandarmalar geldi. Ablam plakasını aldığı aracı tarif edip jandarmaya verdi.<br />
Saat on ikiyi geçiyordu. Ben bu arada beş yüz metre ileride genellikle solcu gençlerin mekanı olan Abidin’in kahvehanesine koşarak gidip yardım istedim. Herkes orada da tedirgin ve ne yapacağını bilmez bir halde bekliyordu.<br />
Yeniden koşarak eve geldim. Kendi eşyalarımıza henüz başlamamıştık. Ablamların eşyasının bitirmek üzere iken, saat 13:00'e yaklaşmıştı. Tam kamyona sobayı atıp, borularına yönelmişken, Allah Allah Allah seslerini işitmeye başladık. Kamyoncu arabayı çalıştırmış kaçarken eniştem son hamle ile kamyonun kasasına kendini zor attı. Bu arada elimde soba borularının bir kısmını kasaya fırlatıp, bizim eve doğru koşmaya başladım. Ablam evimizde komşunun çocuğu Alper kucağında sokağa fırladı. Güvenli bir yere girmemiz gerekiyordu. Karşıda iki katlı evi olan bizim evden daha korunaklı alevi Haççe yengenin oğlu Kazım abi balkona çıkmış, “çabuk buraya gelin” diye bağırıyordu. Ablam haydi diye Komşunun çocuğu Alper kucağında Kazım abilerin evine koşarak kendini içeriye zor attı. Bu arada bizim evin köşe başında kirvemiz olan Fatma yengeyi ve kızları Nurcan'ın dehşete düşmüş halleri ile “kaçın geliyorlar” diye ağlayarak feryat içinde kaçışmalarını gördüm.<br />
Ablam Alper ile kendini kurtarmış Kazım abilere sığınmıştı. Annem, babam ve ben sokağın ortasında kala kaldık. Bütün bu dehşet ve kaçışma üç beş dakika içinde olmuştu. Allah allah sesleri yaklaşmış, zincirlerinden boşanmış güruhun gelmek üzere olduğunu gösteriyordu.<br />
Annem ve babamı alıp alevi olan bir komşumuzun bahçesine girdik. Sünni bir aile kiralık olarak oturuyordu. Deliler gibi kapıyı çaldık açan olmadı. Evin bahçesindeki her tarafı açık kömürlüğe sığındık. Bir köşeye sinip beklemek istedik ama buranın güvenliği sıfırdı. Babam, “burada bizi keserler, hadi çıkalım” dedi. Ablamların boşalttığımız evin duvarı ile bitişik olan ve yüksekçe olan duvardan önce annemi sonra babamı indirerek boş eve saklanmayı denedik. Fakat oranın da güvenliği yoktu. Vazgeçip tekrar duvarı aşıp Kazım abilerin eve yönelmek en mantıklısı idi. Tekrar önce annemi kucaklayıp duvarın üzerine çıkarıp, kendim duvarın öbür yanına atlayıp annemi indiriyorum, bu arada babam duvarın diğer yanında hadi baba çık diyorum. Babam çıkamıyor. Babamın gözündeki dehşet, gözlerimin önünden hala gitmiyor. Duvara çıkmak üzere zorluyor ama benden yardım isteyen faltaşı gibi açılmış dehşet gözlerle bakıp, çıkmaya zorlayıp hopluyor ve “çıkamıyorum oğlum”, “çıkamıyorum oğlum” diyor. Tekrar duvarın öbür yanına bir sıçrayışta geçiyor, babamı kucaklayıp annemin yanına atıyorum. Tekrar bahçedeyiz. Bahçe kısmından Kazım abilerin evi görünüyor. Ablam tuvaletin küçük penceresine sandalye ile çıkıp, bakarken bizi görüyor ve çabuk bu tarafa gelin diye bağırıyor. Ablamı görüyorum ve o tarafa yöneliyoruz. Küçük bir bahçe duvarını da aştıktan sonra, kazım abilerinin evine girebilmemiz için on metrelik bir alan kalıyor. Köşeye gelince, kafamı uzatıp bakıyorum, bizim evin köşesini yeni dönmüş kalabalık güruhu görüyorum. Siması yabancı gelmeyen biri, tüfeğini kırmış fişek sürüyor. Ablam bağırıyor, “çabuk, çabuk, hadi ne bekliyorsunuz?” Son bir hamle annem ve babamın ellerinden tutup, köşeyi dönüp hızla Kazım abilerin evin bahçesine giriyoruz. Demir kapısı uzun dik merdivenlerden inmeden uzaktan iple açılan kapıdan, Yeter yengenin açmasıyla içeriye kendimizi atıyoruz. Kapının kapanması ile birlikte kapıya çok şiddetli taşların çarptığını ve Bir kaç saniyelik farkla linçten kurtulduğumuzu anlıyoruz.<br />
Eve girdiğimizde bakıyoruz ki, oraya sığınan epeyce bir komşu var. Salondan, balkonuna yeni çamaşır serilmiş, bizim görünmemizi engelleyen çamaşırlar arasından bizim evi de gören bir açıdan caddede olanları izliyoruz.<br />
Tek kelime ile dehşet!..<br />
Önceden planlandığı her halinden belli olan, her camiye bir adamın yerleştirildiği ve aynı saatte ve aynı anda kurulmuş saat gibi aynı sözlerle, “Alattin cami komünistler tarafından bombalandı. Allah için cihada”,”Allah için savaşa” naraları ile alevi avına çıkmış.<br />
Allah allah nidaları ile caddeye doluşan güruh, tam bir linç havasında talana başladı. Çıplak gözlerle görüyoruz bütün yaşananları. Sakalları belinde hacılar (!), ellerinde kazma, kürek, balta, tüfek, nacak, keser, kalın sopalar ne bulmuşsa almış eline çıkmış alevi-solcu avına. Çevreden ve mahalleden tanıdığımız sessiz sakin, ismini bilmediğimiz insanlar güruhun içinde görülüyor. Kimisi tepkisiz evinin önünde çapulculara katılmak istemiyor ama kendini zorunlu hisseden bir halde elinde sopa ile evi önünde bekliyor.<br />
Eşyalarını kamyon üzerinde can telaşı ile bırakan alevi vatandaşların önce kamyon üzerindeki eşyaları talan ediliyor. Sonra ise kamyonlar ateşe veriliyor. Gözlerimle görmesem inanamayacağım olaylar gözümün önünde yaşanıyor ve biz çaresizce izliyoruz. Askerler en önde çapulculara, güruha müdahale etmeden yol açıyor onlarsa yakıp yıkıyor. Dehşet!.. Gözlerimize inanamıyoruz. Devlet güçleri gözlerinin önündeki vahşeti engellemek bir yana destek oluyor.<br />
Bizim evi sarıyorlar elinde balta olan sakallı yaşlı bir adam demir kapıyı kırmak için defalarca kapıya baltayı vuruyor. Pencerelere taşla kırıp duvar yanına siper alıyorlar. Mimli ev içindekiler ateş eder de vuruluruz diye korkuyorlar. Evde kimse olmadığını anlayınca, demir pencereleri sökmek üzere zorluyorlar ama başaramıyorlar. Elinde benzin bidonu olan birisi çatıya tırmanıyor ve benzini döküp yakıyor. Gözümüzün önünde evimiz yanmaya başlıyor. Babam, elinde avucundaki tek varlığı olan evinin yanışını dizlerini döve döve, “evimi yakıyor, allahsızlar” diye ağlıyor. Bütün evleri yakıyor ve talan ediyorlar. Nasıl oluyorsa, ters bir rüzgarla çatısı yanmakta olan evimiz bir süre sonra sönüyor. Hala demir kapıda balta izi, çatıda yanık izi yapılan tadilata rağmen orada öylece durmakta.<br />
Hızını alamayan güruh evleri taşlamaya, içeri girmeye zorluyor. Bu arada sokağı gördüğümüz salon içine taşlar yağmaya, kurşunlar balkona ve duvarlara çarpmaya başlıyor. Hemen çocukları gizlediğimiz mutfağa doluşuyor ve buzdolabını ve ağır ne varsa kapı arkasına barikat yapıyoruz. Salon genişçe, bir somya var. Küçük çocukları somyanın altına, büyükleri yere oturtuyoruz. Pencere hizasında kimse kalmıyor. Kurşun gelirse hedef olmayalım diye, herkes çömelik vaziyette. Dışarıda gürültü dozajı artıyor. Sanki kapıyı kırıp merdivenlerden geliyorlar zannediyoruz ve bilinen sonu bekliyoruz. Pencerelerden taşların odaya girdiğini duyuyoruz. Saatler geçiyor, bomba ve silah sesleri devam ediyor. Bir süre sonra silah sesleri ve gürültüler kesiliyor. Bir süre daha bekleyip seslerin tamamen kesilmesi ile birlikte, barikatı kaldırıp, mutfaktan salona geçiyoruz. Salonun ortası cam kırıkları ve taşlarla dolmuş. Bütün pencereler kırılmış, kırık pencerelerden perdeler rüzgarda uçuşuyor. Duvar kenarından süzülerek pencereden caddeye bakıyoruz ve komando askerleri görüyoruz. Babam sevinçten çığlık atıyor. “Kurtulduk askerler gelmiş” diye seviniyor. Tehlike geçti diye aşağıya iniyoruz. Hemen evin köşe sokağı girişinde bir komando bekliyor. Babam yaklaşıyor komandoya ve “yavrum kurban olurum size, sizi allah gönderdi. Bizi şuradan Milönü’ne götürün diye askere yalvarıyor” Asker babama küfürle karşılık veriyor ve uzaklaşıp Milönü’ne doğru yola çıkıyoruz.<br />
Sokaklar, caddeler bir doğal afet görüntüsü veriyor. Bütün alevi evleri yakılmış. Yanan evler, bağırış içinde insanlar, çığlık atan çocuklar, tam bir cehennem görüntüsü veriyor geçtiğimiz her yer. Savaş sonrası görüntüler her yanda görülüyor. Milönü’ne geliyoruz amcamlara gideceğiz ancak o tarafa geçemiyoruz. Eti lisesi arkasında ablamın arkadaşı Nimet’lerin evine gitmek istiyoruz onlar da evde yok.<br />
Amcamın gelini Şirin yengeye gitmek için hareketleniyoruz, tam o esnada tıp öğrencisi Süleyman Atlas’ın evinin yanından geçerken, Süleyman Atlas’ın Terlemez’de ki alevileri kurtarmaya gelen devrimcilerin önü Alattin cami cıvarında, Hamit Duran caddesinde önde polis panzeri ve faşistlerce kesiliyor. Çıkan çatışmada Süleyman Atlas polis panzerinden yapılan ateşle yaralanıyor. Panzer yaralı Süleyman Atlas’ı vermek istemeyen halkın elinden alıp, güya tedavi ettirmek için faşistlerin karargahına dönüştürülen sigorta hastanesine götürülüyor. Süleyman Atlas faşistlerce yaralı halde iken ağır işkenceler yapılarak katlediliyor. Ailesi ağıtlar yakıyor, evlerinin önündeki kalabalığa doğru gidiyoruz. Birden askerler kalabalığa yönelip darp ediyor. Gençlere yönelip silah doğrultuyor. Ne olduğunu anlamadan silahını havaya ateşliyor. Gençler kaçışmaya başlıyor ve birbirlerine “vur emri çıkmış” herkesi vuracaklar diye konuşuyor. Annemler orada kalıyor. Ben ise askerlerden kaçıp Eren bloklarında oturan Şirin yengenin evine soluk soluğa varıyorum. Şirin yenge evde yok. Allahtan birinci katta oturuyor. Balkonuna tırmanıp, kendimi kamufle edecek bir şeyler bulup, dışarıdan görünmemek için upuzun yatıyorum. Saatler geçiyor ve nihayet Şirin yenge geliyor. Sesi duyuyor ve pencereye vuruyorum ve balkonun kapısını açıyorlar eve giriyorum. Anemlerde gidecek yer bulamıyor ve onlarda Şirin yengelere geliyor, orada buluşuyoruz.<br />
Ağabeyim köyden geliyor ve bizi kurtarmak üzere Terlemez semtine doğru gidiyor. Fakat bizi görenler sağlıklı olduğumuzu ve Milönü’ne gittiğimizi söylüyor. O da geliyor Şirin Yengeye ve oradan Halamın oğlu İsmail Pamuk’un evine ve onların terasına yerleşiyoruz. İsmail Pamuk’un oğlu ressam Uğur Pamuk’un getirdiği küçük bir televizyonu kurup, haberleri izliyoruz. Demirel haberlerde ve utanmazca konuşuyor. “Çorum’da ne olmuş, komünistler camiyi bombalamış ve ülkücüler ise devlet güçlerine yardımcı olmuş. Bana sağcılar suç işledi dedirtemezsiniz” diye kükreyip katliama onay veriyordu. “Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın” diye de utanmazlığına devam ediyordu. O günlerde Fatsa’da yapılan nokta operasyonlarına dikkat çekiyordu.<br />
Olayların bütün çıplaklığı ile yaşayan insanlar olarak bu pervasızlık karşısında çıldırıyor, içimiz içimizi yiyordu. Alattin cami de bırakın bombayı, çizik bile yoktu. Böyle bir provakasyon ihtimaline karşı devrimciler özel bir itina ile camiyi korumaya almıştı. Televizyonda haberleri izleyen insanlar, yaratılan yalan ve dezenformasyonla alevi ve solculara karşı bizzat Demirel tarafından düşman gösteriliyordu.<br />
Fazla zaman geçmiyor ve evler aranacak haberi geliyordu. Rahat bir gece geçirme ihtimalimiz ev sahibinin tedirgin olmaması için yeniden belirsizliğe dönüşüyordu. Apar topar oradan da çıkıp, birinci olaylarda Kışla cıvarındaki evlerini can güvenliği nedeniyle terk eden, akrabamız Noterci Bilal abinin evine sığınıyorduk. Birkaç gün sonra annem ve babam asker nezaretinde eşyalarımızı getiriyor ve Karşıyaka semtinde tuttuğumuz bir eve taşınıyorduk.<br />
En azından artık kendi evimizde kalacak ve can korkusu yaşamayacaktık. Günler her gün bir protesto, bir eylem, bir yürüyüş şeklinde geçip gidiyordu. Babam, demokrat partili idi. Menderes'in çimento fabrikasını Çorum'a kurması ile işe girmişti. Sürekli ben “Menderes'in ekmeğini yiyorum diyordu.” Siyaseti bilmez, kendisine iş verdiğini düşündüğü Menderese minnet için oy verirdi. Babam, ablamın eğitim enstitüsünden devrimci arkadaşlarına büyük saygı duyardı. Sık sık evimizi ziyarete gelen devrimcilerle muhabbet eder, onlara saygı duyar çok severdi. Çorum olayları sırasında devrimcilerin mücadelesi ve samimiyeti babamı çok etkilemişti. “Biz bu gençler sayesinde yaşıyoruz.” diye hayranlığını belirtirdi. Zaman zaman yeni taşındığımız mahallede yapılan “halk komite” toplantılarına katılırdı. Biz de geceleri eve geç kaldığımız zamanlarda, baba şiddetinden korunmak için hemen babamı can evinden vururduk. “Baba, mahalle meclisi toplantısı vardı. Toplantı geç bitti.” dediğimizde kızmaz, “iyi bir daha geç kalmayın derdi.” Sıcak mücadelenin ateşi kısa sürede babamda olduğu gibi bütün toplumda da bir dönüşüp yaratmıştı. Günlerimiz böyle geçip gidiyordu.<br />
Karşıyaka’da bir sabah babam 12 Eylül 1980 sabah altı gibi son ayar radyoyu açmış, Hasan Mutlucan şarkıları ile ihtilali haber veriyordu. “Kalkın devrim oldu (!) kurtulduk. Evimize döneceğiz.” Diye sevinirken, biz ise devrim sözünden, devrimciler iktidarı ele geçirdi herhalde diye düşünürken, televizyonda Kenan Evren’in buz gibi soğuk sesi ile kendimize geliyor ve gerçeğin farkına varıyorduk.<br />
12 Eylül ihtilalinin taşlarını adım adım döşeyen, bunun için halkın birbirini kırmasına olanak sağlayan, alevileri katliamlardan geçirten Kenan Evren, “terörü sonlandırmak” (!) üzere, yönetime el koyduğunu söylüyordu. Ölümlerden ölüm beğendirilen, katliamlardan geçirilen alevi kitleler, canımızı ordumuz kurtardı (!) kolaycılığı ile ihtilale destek veriyordu. 12 Eylül generalleri hem alevilerin katledilmesini sağlamış, hem de ihtilal yaparak hayatlarını kurtarmış (!) alevileri yeni sistemin yedek gücü haline getirmişti. Aleviler bir de generallerin kendine yakın olmasını konsey üyesi Haydar Saltık’ın alevi olduğu söylentisi ile kendini teselli ediyordu.<br />
Yaşlı insanlar sokakta sevinçten halay çekiyor. Evlerimize döneceğiz diye bayram ediyordu. Gençler ise şaşkın bir halde darbecilerin hışmından korunmak için, memleketlerini terketmişti. Yakalananlar ise işkenceler geçiriliyordu. Bunlardan birisi de Ağabeyim İmdat olacaktı. Önce babam tarafından suçsuz olduğu bilindiği için kendi eli ile karakola teslim edilmiş, oğlu ile birlikte sopa yemişti. Ağabeyim, günlerce işkenceden sonra ölümden dönmüştü.<br />
Altı ay sonra askere alınmış, askerde iken Çorum Olayları nedeniyle cezaevine atılmıştı. Yıllarca Erzincan sıkıyönetim mahkemelerinde davası devam etmiş, yoksul ve yaşlı babam Erzincan sıkıyönetim mahkemelerinde ömür tüketmişti. Ağzım gözüm diye altı yılı cezaevinde geçmiş, adeta cezaevinde büyüyen kuşak kervanına katılmıştı.<br />
Beraat edip cezaevinden çıktığında ise zorunluluktan sekiz yıl nişanlı kaldığı halamın kızıyla evlenmiş, pasaportunu çıkarıp, Danimarka’ya gitme hazırlıkları yaparken 1986’nın Ramazan Bayramı’nın birinci günü, benim de içinde olduğum kamyon kazasında ailenin üç ferdi ile birlikte kalleş Azrail’e teslim olmuştu.<br />
12 Eylül faşist darbesinden bir iki hafta sonra evimize taşındık. Ne biz eski tadımızda idik, ne de mahallemiz. Eski komşuluk ilişkileri ve çocukluk arkadaşlarımızla ilişkilerimiz asla eski tadında, eskisi gibi olamadı.<br />
Çünkü: bizatihi vatandaşı koruması gereken DEVLET, kendi halkının içine kanı, kalleşliği, katliamları sokmuş, öldürmüş, insanları birbirine öldürtmüş, kin ve nefret tohumları ekmişti.<br />
Nasıl eskisi gibi olsundu ki…Olamadı da...<br />
<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nazım Hikmet'in Kürt Sorununa Bakışı...]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=327</link>
			<pubDate>Wed, 04 Jan 2012 23:26:51 +0100</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=327</guid>
			<description><![CDATA[“kökleri yüzyılların derinliklerine dalan, tarihiyle, kültürüyle, kürt milletinin önemli bir çoğunluğu anadolu’nun bir parçasında yasar. anadolu’nun öbür parçalarında yaşayan türk milletini kürt milleti kardeşi sayar. her iki millet, bütün imparatorluklar gibi, halkların zindanı olan osmanlı imparatorluğu’ nda, türk ve kürt derebeylerinin, osmanlı imparatorluk idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır. <br />
<br />
osmanlı imparatorluğu yıkıldıktan sonra ise her iki millet emperyalizme karşı tek bir cephe kurup çarpışmışlardır. anadolu milli kurtuluş hareketi yalnız türkler için değil, kürtler için de tarihlerinin en şerefli sayfalarından biridir. <br />
<br />
o dövüş yıllarının sonradan türk idarecilerince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri, “vurun kürt uşağı namus günüdür” diye başlar. türkiye cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, türk idarecileri ve egemen çevreleri, kürt hareketine tamamıyla vaat ettikleri millet ve insan haklarını tanımadı. <br />
<br />
hatta işi kürt milletinin millet olarak varlığını bile inkâra kadar götürdü. bu dönem, türk idarecilerinin ve egemen sınıflarının emperyalizmle uzlaşmaya başlaması dönemidir. bu inkârla, bu uzlaşmamanın ayni dönemde baş göstermesi sadece bir rastlaşma değildir. <br />
<br />
bugün türkiye cumhuriyeti’ni orta ve yakın doğu’da emperyalizmin kalelerinden biri haline getiren türk politikacıları kürt milletinin milli varlığını inkârda ısrar ediyor ve türkiye cumhuriyeti sınırları içinde öteki azınlıklarına tanıdığı hakları bile kürt milletine tanımıyor. <br />
<br />
türk ve kürt halklarının türkiye cumhuriyeti’nin sınırları içinde dış ve iç politikada aynı emellere hasret çekmeleri bugünkü türk idarecilerini korkutuyor. her iki millet kardeş milli kültürlerini, milli ekonomilerini geliştirmek, toprağa, tarım araçlarına, hürriyete, demokratik haklara kavuşmak istiyor. türk ve kürt halkları türkiye cumhuriyeti’nin tarafsız bir politika gütmesini, emperyalizmin üssü olmaktan kurtulmasını özlüyor. <br />
<br />
gerçek türk yurtseverleri kürt kardeşlerinin türkiye cumhuriyeti sınırları içinde milli haklarına kavuşmak için gösterdiği mücadeleyi gönülden nasıl destekliyorsa, gerçek kürt yurtseverleri de türk halkının demokrasi ve milli bağımsızlık için yaptığı kavgayı öylece destekliyor. anadolu’da yasayan türklerle kürtlerin arasına nifak sokmak isteyen gerici, sömürücü, karanlık kuvvetler, emperyalizmle el ele vererek halklarımızı daha kolay ezmek istiyorlar.<br />
<br />
kürt ve türk halklarının bahtiyarlığa, insanca yasamaya varmak için derebeylerine, kara kuvvetlerine, şehir ve koy ağalarına, gericilere, ırkçılara, milletlerin varlıklarını ve haklarını inkâr edenlere, emperyalistlerin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş savaşının zaferi kürt ve türk halklarının el birliğiyle kazanılır.<br />
ancak böyle bir el birliğiyle kardeş iki millet hürriyete, milli ve insan haklarına kavuşabilir.”<br />
<br />
nazim hikmet,1961]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[“kökleri yüzyılların derinliklerine dalan, tarihiyle, kültürüyle, kürt milletinin önemli bir çoğunluğu anadolu’nun bir parçasında yasar. anadolu’nun öbür parçalarında yaşayan türk milletini kürt milleti kardeşi sayar. her iki millet, bütün imparatorluklar gibi, halkların zindanı olan osmanlı imparatorluğu’ nda, türk ve kürt derebeylerinin, osmanlı imparatorluk idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır. <br />
<br />
osmanlı imparatorluğu yıkıldıktan sonra ise her iki millet emperyalizme karşı tek bir cephe kurup çarpışmışlardır. anadolu milli kurtuluş hareketi yalnız türkler için değil, kürtler için de tarihlerinin en şerefli sayfalarından biridir. <br />
<br />
o dövüş yıllarının sonradan türk idarecilerince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri, “vurun kürt uşağı namus günüdür” diye başlar. türkiye cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, türk idarecileri ve egemen çevreleri, kürt hareketine tamamıyla vaat ettikleri millet ve insan haklarını tanımadı. <br />
<br />
hatta işi kürt milletinin millet olarak varlığını bile inkâra kadar götürdü. bu dönem, türk idarecilerinin ve egemen sınıflarının emperyalizmle uzlaşmaya başlaması dönemidir. bu inkârla, bu uzlaşmamanın ayni dönemde baş göstermesi sadece bir rastlaşma değildir. <br />
<br />
bugün türkiye cumhuriyeti’ni orta ve yakın doğu’da emperyalizmin kalelerinden biri haline getiren türk politikacıları kürt milletinin milli varlığını inkârda ısrar ediyor ve türkiye cumhuriyeti sınırları içinde öteki azınlıklarına tanıdığı hakları bile kürt milletine tanımıyor. <br />
<br />
türk ve kürt halklarının türkiye cumhuriyeti’nin sınırları içinde dış ve iç politikada aynı emellere hasret çekmeleri bugünkü türk idarecilerini korkutuyor. her iki millet kardeş milli kültürlerini, milli ekonomilerini geliştirmek, toprağa, tarım araçlarına, hürriyete, demokratik haklara kavuşmak istiyor. türk ve kürt halkları türkiye cumhuriyeti’nin tarafsız bir politika gütmesini, emperyalizmin üssü olmaktan kurtulmasını özlüyor. <br />
<br />
gerçek türk yurtseverleri kürt kardeşlerinin türkiye cumhuriyeti sınırları içinde milli haklarına kavuşmak için gösterdiği mücadeleyi gönülden nasıl destekliyorsa, gerçek kürt yurtseverleri de türk halkının demokrasi ve milli bağımsızlık için yaptığı kavgayı öylece destekliyor. anadolu’da yasayan türklerle kürtlerin arasına nifak sokmak isteyen gerici, sömürücü, karanlık kuvvetler, emperyalizmle el ele vererek halklarımızı daha kolay ezmek istiyorlar.<br />
<br />
kürt ve türk halklarının bahtiyarlığa, insanca yasamaya varmak için derebeylerine, kara kuvvetlerine, şehir ve koy ağalarına, gericilere, ırkçılara, milletlerin varlıklarını ve haklarını inkâr edenlere, emperyalistlerin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş savaşının zaferi kürt ve türk halklarının el birliğiyle kazanılır.<br />
ancak böyle bir el birliğiyle kardeş iki millet hürriyete, milli ve insan haklarına kavuşabilir.”<br />
<br />
nazim hikmet,1961]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[33 kurşun değil, 33 bomba...]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=326</link>
			<pubDate>Fri, 30 Dec 2011 22:48:26 +0100</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=326</guid>
			<description><![CDATA[Devlet;<br />
İnsansız Heronlarıyla,<br />
İnsafsız uçaklarıyla,<br />
Vicdansız kararlarıyla,<br />
Neronluk yapıyor.<br />
<br />
33 kurşun değil, 35 bombayla;<br />
35 insan, 35 can katlediliyor sözde hatayla.<br />
<br />
İşin en ilginç yanıysa,<br />
CHP hatta AKP bile <br />
timsah gözyaşları dökerken,<br />
Çıt yok, hatta seviniyor bile<br />
Bizim kemalist sözde solcular.<br />
<br />
Irkçılık bu olsa gerek..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Devlet;<br />
İnsansız Heronlarıyla,<br />
İnsafsız uçaklarıyla,<br />
Vicdansız kararlarıyla,<br />
Neronluk yapıyor.<br />
<br />
33 kurşun değil, 35 bombayla;<br />
35 insan, 35 can katlediliyor sözde hatayla.<br />
<br />
İşin en ilginç yanıysa,<br />
CHP hatta AKP bile <br />
timsah gözyaşları dökerken,<br />
Çıt yok, hatta seviniyor bile<br />
Bizim kemalist sözde solcular.<br />
<br />
Irkçılık bu olsa gerek..]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[VEKİLİN MAAŞI HEPİMİZİ GERDİ]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=325</link>
			<pubDate>Wed, 28 Dec 2011 15:32:10 +0100</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=325</guid>
			<description><![CDATA[Uyanık vekiller, milletimize, “beraber yürüdük biz bu yollarda”, “beraber ıslandık yağan yağmurda” “Şimdi söylenen tüm şarkılarda bana her şey emeklilik maaşımı hatırlatıyor.” ninnisi ile uykuya yatırmış. Sonra da kendileri için gece yarısı alelacela bütün partiler ile anlaşıp, “beraber yapıyoruz bu yasaları, beraber götürelim bu maaşları” deyip “kıyak emeklilik yasası” çıkarmış.<br />
Yıllardır millet için çalışan vekiller, bir gece ansızın çaktırmadan kendilerine çalışmış. Helali hoş olsun, canları sağolsun. Vekil değil mi? Ağzı var dili yok bu halkı yasalarıyla sever de, döver de, okşar da. Şarkıların nakaratını birlikte söyleriz, biz uyuruz onlar götürür, sonra da aptal aptal bakarız.<br />
TBMM yan gelip yatma yeri değildir. Bak, yatmıyor aslanlar gibi sabahlara kadar yasa çıkarıyor vekiller.<br />
Nankörlüğün alemi yok. Yıllardır ekonomimizin büyüme rekorlarını (!) onların sayesinde elde etmedik mi? Varsın büyüyen, zenginleşen ekonomimizden hisselerine düşen pastayı alsınlar. Afiyet şeker olsun. Bunda bir sakınca yok. Nasılsa komşu da pişer bize de bir gün elbet düşer.<br />
Vekillerimiz kendileri iki yıl çalışıp, süper emeklilikle 8.300 TL alıp, ortalama vatandaş emeklisine 650 TL emekli maaşını reva görmüş olması canınızı sıkmasın. Sonuçta vekilin aldığı maaş dönüp dolaşıp, yemek, çeyrek altın ve hizmet olarak sana dönüyor, hitdetleneceğine sevin. Birden fazla vekillik yapanlar ise çifte kavrulmuş götürüyormuş, katmerli yalandır pek kulak asma.<br />
Sonra, iki omzunun arasındaki o yuvarlak nesneyi kışın üşümesin diye şapka kullanmak için değil, akıl yürütmek, düşünmek için kullan. Düşün, vekil dediğin topu toplamı 550 kişi, işçi emekli, memur, garip gureba milyonlarca. Kendine gel. Bu ülkenin tüyü bitmemiş yetimin hakkını bu ayak takımına (!), milyonlara peşkeş mi çeksinler. Zenginlik, yoksullarla paylaşılırsa sonra herkes yoksul kalır. Eşitliğin olduğu yerde adalet de kalmaz, kalkınma da. Komünistlik yapıp da asabımızı bozma.<br />
Kendileri kıyak emekliliği iki yıl çalışarak “çantada keklik” olarak hak ederken, büyüyen ülkemizin aç, yoksul emekçilerine mezarda emekliliği reva görüyormuşlar. Ne yapsınlar, bütün işçileri memurları, bağkurluları (SGK) iki yılda süper emekli mi yapsınlar? Onlarla kendini aynı kefeye mi koyuyorsun? Kendine gel, ayakların baş olduğu yerde demokrasi değil (!), anarşizm hortlar. Toplumu ayrıştırmaya çalışan bölücü müsün nesin?<br />
Uyuyan halkımız sabah uyku sersemliğiyle ağır bir rüyadan uyanmış gibi, vekillerin maaş artışını duyunca, limon suyu içmiş gibi suratını ekşitmiş. Vekillere ne iş, diye sorunca hepsi arazi olmuş. Sanki yasayı partiler özlediğimiz birlik bütünlük içinde kendileri değil, uzaylılar çıkarmış. Hiç bir partimiz, kalpten halka atılan bu kazığı sahiplenememiş. Bazı partililer oyuna getirildiğini söylerken bazıları ise utangaçca harcama kalemlerinin çokluğundan ve maaşların yetersizliğinden yakınmış. Delikanlı gibi oyuna sahip çıkan milletvekilimiz saysan bir elin parmakları kadar etmezmiş.<br />
Bu yasayı sahiplenemeyen vekillerimizin kimler olduğunu bari parti sayılarına göre biz hatırlatalım. AKP'den oturuma katılan 216 vekilin tamamı onay vermiş. CHP'den 18 vekil karşı çıkmış. MHP'den 10 vekil red oyu vermiş. Sıkı durun, halkçı ve emekçi BDP'den ise sadece ve sedece Sırrı Süreyya Önder “artistlik” yaparak Nayır, Nolamaz demiş.<br />
Türkiye'nin siyaset anlayışı, “ne kadar ekmek o kadar köfte” felsefesi üzerine kurulmuştur. Başbakan durup dururken “yok öyle yirmi beş kuruşa simit” dememiştir. Siyasetimizin bilinç altını açığa çıkarmıştır. Ya da ne kadar bireysel hizmet, o kadar oy da diyebilirsiniz. Asil, vekilini “oy oy” şarkısı ile terbiye ederken, vekil ise bir sonraki seçim için asiline rüşvet vermede kural tanımamaktadır. Bir nevi toplumsal konsensüs yani.<br />
Her bir milletvekili seçmenin iş takipçiliği ile iş ve işçi bulma kurumu gibi çalışmakta, lokanta, otel işletmeciliği yapmakta (!), düğün kahyalığı, damat sağdıçlığı görevleri derken (!), düğün-dernek ve hayır işlerinde ömür tüketip çeyrek altın takarak kuyumcuları zenginleştirmektedir. Halkımız bir de vekilinden şikayetçi, çok yönlü hizmet diye işte buna denir.<br />
Sonra da elde avuçta ne varsa suyunu çekmekte, vekillerimiz cep delik cepten delik haftalardır et bile yiyememektedir. Bu halleri içimizi burkmakta, gönlümüzü yaralamakta, vicdanlarımızı sarsmaktadır.<br />
Vekillere kıymayın efendiler. Vekil olmak zor zanaat. Sen seçilmek için onca parayı har vur harman savur. Zar zor bin bir türlü, delege, seçim gibi ayak oyunlarından kurtul, kapağı meclise at. Bu halk için kendini parala, sonra da cascavlak ortada kal. Boğazına bir dirhem et girmesin. Şimdi vekillerin bu durumunu ülemaya danışıp sorsanız hem vallah, hem billah zekat bile düşer alimallah.<br />
Çuvaldızını vekillere batıralım, iğnenin ucunu ise kendimize. Vekiller demokratik siyaset için gitmiyor ki meclise. Asilinin iş takipçiliğinden helak oluyor zavallılar. İddia ediyorum. Bir çok yasal düzenlemeden vekillerin haberi bile olmuyor. Ayrıntısını bilmiyor. Sadece liderler ve kurmay kadrolar ve bürokratlar belirliyor yasal düzenlemeleri. Zavallı vekillerimiz ise kabul edenler etmeyenler mizanseninde el kaldırıp indiriyorlar. Bu maaş düzenlemesinden bile haberi olamadı vekillerin. Uyku semesi “kıyak emekliliği” araya sıkıştırıp birçoğunun haberi olmadan geçi(rive)rdiler. Yoksa neden sahiplenmesinler ki yaptıkları yasayı (!).<br />
Eğer halk olarak meclisi demokrasinin eksiksiz yaşanmasının bir aracına dönüştürüp, buna uygun yasal ve anayasal düzenlemelere zorlamaz, kendi bireysel çıkarlarının angarya işlerinde vekili kullanırsan, vekilin de dahil olmak üzere her birey oportonistçe kendi çıkarının peşinde koşar.<br />
Kapitalist liberal ekonominin “görünmez el ilkesi” gibi siyasetin görünmez eli de, kendi bencil çıkarlarının peşinde koşanların gerçekçi diye yutturduğu bir düzeni ortaya çıkarır. Bu düzen bir dizi garabetleri yaratıp gözünün içine içine soksa da maalesef göremezsin. Görsende bireysel çabanla çözüm üretemezsin. Sonra da kalkıp kabahati hep kendi dışında, başkalarında arayıp durursun. Ve bir türlü de çözüm üretemeyip ömürden çalıp, kendini tüketip durursun.<br />
Sonuç itibari ile hepimize söyleyeceğim şairin dediği gibi şudur ki;<br />
“kabahat senin demeğe de dilim varmıyor ama,<br />
kabahatin çoğu senin canım kardeşim.<br />
<br />
<br />
YAZGI EKMEK KURNAZLIK<br />
<br />
Üç arkadaş üç yol kavşağında buluşmuşlar. Birinin adı Emekçioğlu, diğerininki Vurguncuoğlu, ötekinin adı Şeyhoğlu imiş. Hangi yoldan gidelim diye tartışıp bir yolda karar kılmışlar. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş ve gerçekte var olmayan bir ülkenin kapısından içeri girmişler.<br />
Ne yapalım ne edelim ki karnımız tok sırtımız pek olsun derken; Emekçioğlu ben çalışır size bakarım demiş. Hadi görelim seni demişler. Emekçioğlu çıkmış iş aramaya. Bir lokantacı demiş ki; gel şu bulaşıkları yıka sana üç akçe vereyim. Tamam demiş Emekçioğlu, girişmiş dağ gibi bulaşıklara akşama kadar kan ter içinde yıkamış bulaşıkları almış üç akçeyi. Arkadaşlarının yanına dönerken ekmek peynir almış. Emekçiyi görünce arkadaşları pek sevinç olmuşlar. Ekmeklerini peynire katık etmiş karınlarını doyurup, uykuya varmışlar.<br />
O ülkenin kapısına emekçioğlu şu özdeyişi yazmış. BU ÜLKEDE SABAHTAN AKŞAMA KADAR EŞEK GİBİ ÇALIŞMANIN KARŞILIĞI ÜÇ AKÇEDİR.<br />
Sabah olmuş ne yapalım ne edelim tartışması sürerken Vurguncuoğlu, hop demiş, sıra bende ben çalışır size bakarım. Görelim seni demişler. Vurguncuoğlu çıkmış çarşıya aylak aylak dolaşırken bir bakmış, limana yüklü bir gemi yaklaşıyor. Herkesten önce bir kayık kiralayıp gemiye çıkmış. Kısa süreli bir senet karşılığı bütün mallara el koymuş. Limana gelince bütün tüccarlarla sıkı bir pazarlığa tutuşmuş. Kim yüz akçe fazla verirse mallar onundur demiş Vurguncuoğlu. Tüccarın biri tamamdır demiş vermiş yüz akçeyi almış malları. Vurguncuoğlu arkadaşlarına o gece güzel bir ziyafet çekmiş. Eğlenip, karınlarını doyurup uykuya varmışlar.<br />
Vurguncuoğlu o ülkenin kapısına şu özdeyişi yazmış. BU ÜLKEDE BİR ANLIK VURGUNUN KARŞILIĞI YÜZLERCE AKÇEDİR.<br />
Sabah olmuş uyanmışlar ne yapalım tartışması devam ederken Şeyhoğlu, ben çalışır size bakarım demiş. Hadi görelim seni demişler. Şeyhoğlu çıkmış çarşıya dolaşmaya. Bu arada sürekli olarak yazgının gözü kördür. Yazgının gözü kördür diye söylenip duruyormuş. Bir bakmış meydanda bir kalabalık. İnsanlar deli divane bir halde, salya sümük ağlaşıp duruyor. Sormuş birine. Demiş ne ağlıyor bu insanlar. Bizim bir şeyhimiz vardı geride bir kişi bırakmadan göçtü bu dünyadan şimdi şeyhsiz kaldık ona ağlarız. Biz ağlamayalım da kimler ağlasın. Şeyhoğlu hey bre aptallar ben Şeyhoğlu şeyhim demiş. Adamlar birden mal bulmuş mağribi gibi sarılmışlar şeyhlerine. Alıp saraya götürüp şeyhin tahtına oturtmuşlar. Şeyhoğlu, Emekçioğlu ile Vurguncuoğlunuda almış yanına önemli görevlere getirmiş. Mutlu mesut bir hayat sürmüşler.<br />
Vurguncuoğlu da o ülkenin kapısına şu özdeyişi yazmış. BU ÜLKEDE BİR ANLIK YAZGININ KARŞILIĞI BİNLERCE AKÇEDİR.<br />
Bir ülkeye gider ve kapısında şu özdeyişleri görürseniz Sizin gerçek ülkeniz orasıdır.<br />
Bu ülkede bir anlık yazgının karşılığı bir akçedir.<br />
Bu ülkede bir anlık vurgunun karşılığı üç akçedir.<br />
Ve bu ülkede EMEĞİN karşılığı binlerce akçedir.<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Uyanık vekiller, milletimize, “beraber yürüdük biz bu yollarda”, “beraber ıslandık yağan yağmurda” “Şimdi söylenen tüm şarkılarda bana her şey emeklilik maaşımı hatırlatıyor.” ninnisi ile uykuya yatırmış. Sonra da kendileri için gece yarısı alelacela bütün partiler ile anlaşıp, “beraber yapıyoruz bu yasaları, beraber götürelim bu maaşları” deyip “kıyak emeklilik yasası” çıkarmış.<br />
Yıllardır millet için çalışan vekiller, bir gece ansızın çaktırmadan kendilerine çalışmış. Helali hoş olsun, canları sağolsun. Vekil değil mi? Ağzı var dili yok bu halkı yasalarıyla sever de, döver de, okşar da. Şarkıların nakaratını birlikte söyleriz, biz uyuruz onlar götürür, sonra da aptal aptal bakarız.<br />
TBMM yan gelip yatma yeri değildir. Bak, yatmıyor aslanlar gibi sabahlara kadar yasa çıkarıyor vekiller.<br />
Nankörlüğün alemi yok. Yıllardır ekonomimizin büyüme rekorlarını (!) onların sayesinde elde etmedik mi? Varsın büyüyen, zenginleşen ekonomimizden hisselerine düşen pastayı alsınlar. Afiyet şeker olsun. Bunda bir sakınca yok. Nasılsa komşu da pişer bize de bir gün elbet düşer.<br />
Vekillerimiz kendileri iki yıl çalışıp, süper emeklilikle 8.300 TL alıp, ortalama vatandaş emeklisine 650 TL emekli maaşını reva görmüş olması canınızı sıkmasın. Sonuçta vekilin aldığı maaş dönüp dolaşıp, yemek, çeyrek altın ve hizmet olarak sana dönüyor, hitdetleneceğine sevin. Birden fazla vekillik yapanlar ise çifte kavrulmuş götürüyormuş, katmerli yalandır pek kulak asma.<br />
Sonra, iki omzunun arasındaki o yuvarlak nesneyi kışın üşümesin diye şapka kullanmak için değil, akıl yürütmek, düşünmek için kullan. Düşün, vekil dediğin topu toplamı 550 kişi, işçi emekli, memur, garip gureba milyonlarca. Kendine gel. Bu ülkenin tüyü bitmemiş yetimin hakkını bu ayak takımına (!), milyonlara peşkeş mi çeksinler. Zenginlik, yoksullarla paylaşılırsa sonra herkes yoksul kalır. Eşitliğin olduğu yerde adalet de kalmaz, kalkınma da. Komünistlik yapıp da asabımızı bozma.<br />
Kendileri kıyak emekliliği iki yıl çalışarak “çantada keklik” olarak hak ederken, büyüyen ülkemizin aç, yoksul emekçilerine mezarda emekliliği reva görüyormuşlar. Ne yapsınlar, bütün işçileri memurları, bağkurluları (SGK) iki yılda süper emekli mi yapsınlar? Onlarla kendini aynı kefeye mi koyuyorsun? Kendine gel, ayakların baş olduğu yerde demokrasi değil (!), anarşizm hortlar. Toplumu ayrıştırmaya çalışan bölücü müsün nesin?<br />
Uyuyan halkımız sabah uyku sersemliğiyle ağır bir rüyadan uyanmış gibi, vekillerin maaş artışını duyunca, limon suyu içmiş gibi suratını ekşitmiş. Vekillere ne iş, diye sorunca hepsi arazi olmuş. Sanki yasayı partiler özlediğimiz birlik bütünlük içinde kendileri değil, uzaylılar çıkarmış. Hiç bir partimiz, kalpten halka atılan bu kazığı sahiplenememiş. Bazı partililer oyuna getirildiğini söylerken bazıları ise utangaçca harcama kalemlerinin çokluğundan ve maaşların yetersizliğinden yakınmış. Delikanlı gibi oyuna sahip çıkan milletvekilimiz saysan bir elin parmakları kadar etmezmiş.<br />
Bu yasayı sahiplenemeyen vekillerimizin kimler olduğunu bari parti sayılarına göre biz hatırlatalım. AKP'den oturuma katılan 216 vekilin tamamı onay vermiş. CHP'den 18 vekil karşı çıkmış. MHP'den 10 vekil red oyu vermiş. Sıkı durun, halkçı ve emekçi BDP'den ise sadece ve sedece Sırrı Süreyya Önder “artistlik” yaparak Nayır, Nolamaz demiş.<br />
Türkiye'nin siyaset anlayışı, “ne kadar ekmek o kadar köfte” felsefesi üzerine kurulmuştur. Başbakan durup dururken “yok öyle yirmi beş kuruşa simit” dememiştir. Siyasetimizin bilinç altını açığa çıkarmıştır. Ya da ne kadar bireysel hizmet, o kadar oy da diyebilirsiniz. Asil, vekilini “oy oy” şarkısı ile terbiye ederken, vekil ise bir sonraki seçim için asiline rüşvet vermede kural tanımamaktadır. Bir nevi toplumsal konsensüs yani.<br />
Her bir milletvekili seçmenin iş takipçiliği ile iş ve işçi bulma kurumu gibi çalışmakta, lokanta, otel işletmeciliği yapmakta (!), düğün kahyalığı, damat sağdıçlığı görevleri derken (!), düğün-dernek ve hayır işlerinde ömür tüketip çeyrek altın takarak kuyumcuları zenginleştirmektedir. Halkımız bir de vekilinden şikayetçi, çok yönlü hizmet diye işte buna denir.<br />
Sonra da elde avuçta ne varsa suyunu çekmekte, vekillerimiz cep delik cepten delik haftalardır et bile yiyememektedir. Bu halleri içimizi burkmakta, gönlümüzü yaralamakta, vicdanlarımızı sarsmaktadır.<br />
Vekillere kıymayın efendiler. Vekil olmak zor zanaat. Sen seçilmek için onca parayı har vur harman savur. Zar zor bin bir türlü, delege, seçim gibi ayak oyunlarından kurtul, kapağı meclise at. Bu halk için kendini parala, sonra da cascavlak ortada kal. Boğazına bir dirhem et girmesin. Şimdi vekillerin bu durumunu ülemaya danışıp sorsanız hem vallah, hem billah zekat bile düşer alimallah.<br />
Çuvaldızını vekillere batıralım, iğnenin ucunu ise kendimize. Vekiller demokratik siyaset için gitmiyor ki meclise. Asilinin iş takipçiliğinden helak oluyor zavallılar. İddia ediyorum. Bir çok yasal düzenlemeden vekillerin haberi bile olmuyor. Ayrıntısını bilmiyor. Sadece liderler ve kurmay kadrolar ve bürokratlar belirliyor yasal düzenlemeleri. Zavallı vekillerimiz ise kabul edenler etmeyenler mizanseninde el kaldırıp indiriyorlar. Bu maaş düzenlemesinden bile haberi olamadı vekillerin. Uyku semesi “kıyak emekliliği” araya sıkıştırıp birçoğunun haberi olmadan geçi(rive)rdiler. Yoksa neden sahiplenmesinler ki yaptıkları yasayı (!).<br />
Eğer halk olarak meclisi demokrasinin eksiksiz yaşanmasının bir aracına dönüştürüp, buna uygun yasal ve anayasal düzenlemelere zorlamaz, kendi bireysel çıkarlarının angarya işlerinde vekili kullanırsan, vekilin de dahil olmak üzere her birey oportonistçe kendi çıkarının peşinde koşar.<br />
Kapitalist liberal ekonominin “görünmez el ilkesi” gibi siyasetin görünmez eli de, kendi bencil çıkarlarının peşinde koşanların gerçekçi diye yutturduğu bir düzeni ortaya çıkarır. Bu düzen bir dizi garabetleri yaratıp gözünün içine içine soksa da maalesef göremezsin. Görsende bireysel çabanla çözüm üretemezsin. Sonra da kalkıp kabahati hep kendi dışında, başkalarında arayıp durursun. Ve bir türlü de çözüm üretemeyip ömürden çalıp, kendini tüketip durursun.<br />
Sonuç itibari ile hepimize söyleyeceğim şairin dediği gibi şudur ki;<br />
“kabahat senin demeğe de dilim varmıyor ama,<br />
kabahatin çoğu senin canım kardeşim.<br />
<br />
<br />
YAZGI EKMEK KURNAZLIK<br />
<br />
Üç arkadaş üç yol kavşağında buluşmuşlar. Birinin adı Emekçioğlu, diğerininki Vurguncuoğlu, ötekinin adı Şeyhoğlu imiş. Hangi yoldan gidelim diye tartışıp bir yolda karar kılmışlar. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş ve gerçekte var olmayan bir ülkenin kapısından içeri girmişler.<br />
Ne yapalım ne edelim ki karnımız tok sırtımız pek olsun derken; Emekçioğlu ben çalışır size bakarım demiş. Hadi görelim seni demişler. Emekçioğlu çıkmış iş aramaya. Bir lokantacı demiş ki; gel şu bulaşıkları yıka sana üç akçe vereyim. Tamam demiş Emekçioğlu, girişmiş dağ gibi bulaşıklara akşama kadar kan ter içinde yıkamış bulaşıkları almış üç akçeyi. Arkadaşlarının yanına dönerken ekmek peynir almış. Emekçiyi görünce arkadaşları pek sevinç olmuşlar. Ekmeklerini peynire katık etmiş karınlarını doyurup, uykuya varmışlar.<br />
O ülkenin kapısına emekçioğlu şu özdeyişi yazmış. BU ÜLKEDE SABAHTAN AKŞAMA KADAR EŞEK GİBİ ÇALIŞMANIN KARŞILIĞI ÜÇ AKÇEDİR.<br />
Sabah olmuş ne yapalım ne edelim tartışması sürerken Vurguncuoğlu, hop demiş, sıra bende ben çalışır size bakarım. Görelim seni demişler. Vurguncuoğlu çıkmış çarşıya aylak aylak dolaşırken bir bakmış, limana yüklü bir gemi yaklaşıyor. Herkesten önce bir kayık kiralayıp gemiye çıkmış. Kısa süreli bir senet karşılığı bütün mallara el koymuş. Limana gelince bütün tüccarlarla sıkı bir pazarlığa tutuşmuş. Kim yüz akçe fazla verirse mallar onundur demiş Vurguncuoğlu. Tüccarın biri tamamdır demiş vermiş yüz akçeyi almış malları. Vurguncuoğlu arkadaşlarına o gece güzel bir ziyafet çekmiş. Eğlenip, karınlarını doyurup uykuya varmışlar.<br />
Vurguncuoğlu o ülkenin kapısına şu özdeyişi yazmış. BU ÜLKEDE BİR ANLIK VURGUNUN KARŞILIĞI YÜZLERCE AKÇEDİR.<br />
Sabah olmuş uyanmışlar ne yapalım tartışması devam ederken Şeyhoğlu, ben çalışır size bakarım demiş. Hadi görelim seni demişler. Şeyhoğlu çıkmış çarşıya dolaşmaya. Bu arada sürekli olarak yazgının gözü kördür. Yazgının gözü kördür diye söylenip duruyormuş. Bir bakmış meydanda bir kalabalık. İnsanlar deli divane bir halde, salya sümük ağlaşıp duruyor. Sormuş birine. Demiş ne ağlıyor bu insanlar. Bizim bir şeyhimiz vardı geride bir kişi bırakmadan göçtü bu dünyadan şimdi şeyhsiz kaldık ona ağlarız. Biz ağlamayalım da kimler ağlasın. Şeyhoğlu hey bre aptallar ben Şeyhoğlu şeyhim demiş. Adamlar birden mal bulmuş mağribi gibi sarılmışlar şeyhlerine. Alıp saraya götürüp şeyhin tahtına oturtmuşlar. Şeyhoğlu, Emekçioğlu ile Vurguncuoğlunuda almış yanına önemli görevlere getirmiş. Mutlu mesut bir hayat sürmüşler.<br />
Vurguncuoğlu da o ülkenin kapısına şu özdeyişi yazmış. BU ÜLKEDE BİR ANLIK YAZGININ KARŞILIĞI BİNLERCE AKÇEDİR.<br />
Bir ülkeye gider ve kapısında şu özdeyişleri görürseniz Sizin gerçek ülkeniz orasıdır.<br />
Bu ülkede bir anlık yazgının karşılığı bir akçedir.<br />
Bu ülkede bir anlık vurgunun karşılığı üç akçedir.<br />
Ve bu ülkede EMEĞİN karşılığı binlerce akçedir.<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[DERSİM, BAŞBAKAN VE DEZENFORMASYON]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=324</link>
			<pubDate>Fri, 02 Dec 2011 00:08:26 +0100</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=324</guid>
			<description><![CDATA[Forumdaki calismalardan dolayi yazilar gecikmeli yayinlanmistir özür dileriz..<br />
Site yönetim<br />
<br />
<br />
DERSİM, BAŞBAKAN VE DEZENFORMASYON <br />
Lafı dolandırıp, sözcükleri eğip bükmenin, laf ebeliği ile sözlere kırk takla attırmanın, siyaseten cambazlık yapmanın anlamı yok. Dersim, o dönemin bütün yönetici kadrolarının içinde olduğu başta Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar, Fevzi Çakmak tarafından önceden planlanmış ve adım adım uygulanmış bir operasyon, bilinçli bir katliamdır.<br />
Döneme tanıklık edenlerin yazdıkları kitaplarda, anlattıkları anılarında Dersim gerçeği bütün çıplaklığı ile ortadadır. Kabul etmek için ille de arşivlerin açılmasına, belgelerin toplanmasına gerek de yoktur. Arşiv ve belgelerin açığa çıkartılması “resmi” olarak bu katliamın tescili anlamı taşır o kadar.<br />
Dersim meselesinde Atatürk'ün ne kadar dahli ve haberi yok ise, bugün PKK için sınır içi ve sınır ötesi operasyonlardan, KCK tutuklamalarından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ve Başbakan Erdoğan'ın da en az o kadar haberi ve dahli yoktur.<br />
Başbakan Erdoğan’ın T.C Başbakanı olarak, “Dersim Katliamı” ile ilgili özür dilemesi önemli ve tarihi bir olaydır. Dersim meselesi artık eskisi gibi gizli-saklı kalamaz. Cin şişeden, macun tüpünden çıkmış, pandoranın kutusu açılmıştır.<br />
Başbakan özür diliyor dilemesine ama, kasten ve bilinçli olarak dezanformasyona başvuruyor. Samimi bir şekilde tarihle yüzleşmek yerine, gerilim yaratıyor, CHP'yi ve Kılıçdaroğlu’nu tahrik edip, sıkıştırarak siyasi rant elde etmeye çalışıyor.<br />
Atatürk imzalı bir çok karar elinin altında muhtemelen bulunuyor. Atatürk konusunda öldürücü darbeyi CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu köşeye sıkıştırarak, bu işi CHP ve Kılıçdaroğlu'na bırakıyor. Biliyor ki, Kılıçdaroğlu böyle bir açıklamayı yapamaz. Yaparsa CHP Genel Başkanlığını bırakmak zorunda kalır.<br />
İsmet İnönü’yü eleştirmek meşru, Atatürk'ü eleştirmek tabu. Başbakan bunu çok iyi bildiğinden kendi yapamadığını ve yapamayacağını Kılıçdaroğlu’ndan istiyor. Eğer samimi isen Atatürk ile ilgili belgeleri de bir basın toplantısı düzenleyerek yürekli, babayiğit başbakan olarak açıklasana.<br />
Başbakan, doğru bir iş yapıp tarihi belgelerle yüzleşmek varken, neden Kılıçdaroğlu’nun burnunu sürtmeye, siyaseten sıkıştırmaya çalışıyor. Dersimli ve alevi olduğu için mi? Dersim katliamında İnönü’ye kadar uzanıyor da sonrasına, yani Atatürk'ün adını anmaya neden cesaret edemiyor? İnönü imzalı elinde belge var da, Atatürk imzalı belge yok mu? Gerçek bir samimiyet katliamı yapan, emrini veren kimler ise hepsini yalın bir şekilde açıklamakla olur.<br />
Başbakan samimi ve Alevilerin uğradığı katliamların tarihi ile yüzleşmek istiyorsa, Anadolu da Yavuz Selim'in on binlerce Alevi katlettiğini de söylesin. İstiklal mahkemelerinde düzmece mahkeme ve suçlamalarla idam edilen İskilipli Atıf hocadan bahsederken, öve öve bitiremediği Yavuz Sultan'ın Osmanlı Şeyhülislamı İskilipli Ebusuud Efendinin ”Alevilerin katli vaciptir”, “Alevilerin, canları, malları, namusları sizlere helaldir.” fetvaları ile katledilen, kılıçtan geçirilen, Alevilerden özür dilesin. Maraş, Çorum Sivas alevi katliamları için de dertlensin.<br />
Sayın başbakan öyle üç kuruşa beş köfte, yirmi beş kuruşa susamlı simit yok. Samimiyet ve devlet adamlığı, iktidarını pekiştirmek için oya tahvil edilmeyecek kadar ciddiyet ve sorumluluk ister.<br />
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, başbakanın çıkışları ve özür dilemesi karşısında şaşkına uğruyor. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilemez halde oradan oraya savrulup duruyor.<br />
Bunlara ne gerek var sayın Kılıçdaroğlu. İnanın sizi değerli ve dürüst bir insan olarak tanıyoruz. İçine düştüğünüz duruma içimiz daralarak, yüreğimiz kanayarak bakıyoruz. Tayyip Erdoğan'ın fütursuzca bu hamlelerine neden olanak sağlıyorsunuz. Neden korkuyor, niye çekiniyorsunuz? Başbakanın söyledikleri karşısında yüz ifadeniz, mimikleriniz, üslubunuz, savunma refleksleriniz hiç inandırıcı değil. İnandırıcı olmadığı gibi, size gönül verenleri, sevenleri de incitiyor.<br />
Siz Dersimli bir insansınız. Size çok iyi bildiğiniz tarihi acıları yeniden anlatmak haddimize düşmez. Birebir tanıklığınız, atalarınızdan dinlemişliğiniz vardır. Düştüğünüz çaresiz ve sıkışmış haliniz ile bir lidere yakışmayacak tavırlar içindesiniz. Onur Öymen, “Dersim'de analar ağlamadı mı?” dediğinde, sonradan söylediğinizin arkasında duramadınız ama, gereğini yapmaya, yani istifaya çağırmıştınız. Şimdi Genel Başkan olarak, gereğini neden siz yapmıyorsunuz. Hayır, size istifa etmenizi önermiyorum.<br />
Yeni CHP (!) misyonuna uygun olarak, CHP'nin ve Atatürk'ün tarihi hatalarını kabul edip, bir Dersimli olarak katliamda yakınlarını kaybetmiş ve CHP genel başkanı sıfatı ile tarihin önünüze altın tepsi ile sunduğu fırsatı değerlendirmenizi öneriyorum.<br />
Sayın kılıçdaroğlu, Atatürk de senin benim gibi bir insandı, peygamber değildi. Sevapları ve günahları ile bir lider olarak bu dünyadan göçüp gitti. Tarihi bütün çıplaklığı ile öğrenmek ne Cumhuriyete zarar verir, ne de Atatürk'e. Aksine tartışılmaz ve dokunulmaz kılınan tabular zarar veriyor tarihe ve tarihi kişiliklere.<br />
Size önerim, katliamın arkasında bulunan kim varsa hepsini açık yüreklilikle açıkla ve CHP olarak yapılanlardan sende özür dile. Bu sizi de CHP'yi de büyütür küçültmez. Varsın o makamı elinden alırlarsa alsınlar. Allah uzun ömür versin altmışlı yaşlardasın, bir altmış daha yaşamazsın.<br />
Yapacakların ve cesaretinle ya tarihe geçip alkış alacaksın. Ya da korkak, koltuk meraklısı bir siyasetçi olarak değerlendirilip, birkaç yıl sonra unutulup gideceksin tercih senin.<br />
Seyit Rıza'nın idam sehpasına çıkmadan önce söylediği, "Evlâdı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir" sözleri, haklılığına yol gösterici kılavuz, idam sehpasına çıkarken çingeneyi itip korkusuzca, haklı ve kararlı yürüyüşü ile ölüme meydan okuması cesaretin olsun.<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Forumdaki calismalardan dolayi yazilar gecikmeli yayinlanmistir özür dileriz..<br />
Site yönetim<br />
<br />
<br />
DERSİM, BAŞBAKAN VE DEZENFORMASYON <br />
Lafı dolandırıp, sözcükleri eğip bükmenin, laf ebeliği ile sözlere kırk takla attırmanın, siyaseten cambazlık yapmanın anlamı yok. Dersim, o dönemin bütün yönetici kadrolarının içinde olduğu başta Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar, Fevzi Çakmak tarafından önceden planlanmış ve adım adım uygulanmış bir operasyon, bilinçli bir katliamdır.<br />
Döneme tanıklık edenlerin yazdıkları kitaplarda, anlattıkları anılarında Dersim gerçeği bütün çıplaklığı ile ortadadır. Kabul etmek için ille de arşivlerin açılmasına, belgelerin toplanmasına gerek de yoktur. Arşiv ve belgelerin açığa çıkartılması “resmi” olarak bu katliamın tescili anlamı taşır o kadar.<br />
Dersim meselesinde Atatürk'ün ne kadar dahli ve haberi yok ise, bugün PKK için sınır içi ve sınır ötesi operasyonlardan, KCK tutuklamalarından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ve Başbakan Erdoğan'ın da en az o kadar haberi ve dahli yoktur.<br />
Başbakan Erdoğan’ın T.C Başbakanı olarak, “Dersim Katliamı” ile ilgili özür dilemesi önemli ve tarihi bir olaydır. Dersim meselesi artık eskisi gibi gizli-saklı kalamaz. Cin şişeden, macun tüpünden çıkmış, pandoranın kutusu açılmıştır.<br />
Başbakan özür diliyor dilemesine ama, kasten ve bilinçli olarak dezanformasyona başvuruyor. Samimi bir şekilde tarihle yüzleşmek yerine, gerilim yaratıyor, CHP'yi ve Kılıçdaroğlu’nu tahrik edip, sıkıştırarak siyasi rant elde etmeye çalışıyor.<br />
Atatürk imzalı bir çok karar elinin altında muhtemelen bulunuyor. Atatürk konusunda öldürücü darbeyi CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu köşeye sıkıştırarak, bu işi CHP ve Kılıçdaroğlu'na bırakıyor. Biliyor ki, Kılıçdaroğlu böyle bir açıklamayı yapamaz. Yaparsa CHP Genel Başkanlığını bırakmak zorunda kalır.<br />
İsmet İnönü’yü eleştirmek meşru, Atatürk'ü eleştirmek tabu. Başbakan bunu çok iyi bildiğinden kendi yapamadığını ve yapamayacağını Kılıçdaroğlu’ndan istiyor. Eğer samimi isen Atatürk ile ilgili belgeleri de bir basın toplantısı düzenleyerek yürekli, babayiğit başbakan olarak açıklasana.<br />
Başbakan, doğru bir iş yapıp tarihi belgelerle yüzleşmek varken, neden Kılıçdaroğlu’nun burnunu sürtmeye, siyaseten sıkıştırmaya çalışıyor. Dersimli ve alevi olduğu için mi? Dersim katliamında İnönü’ye kadar uzanıyor da sonrasına, yani Atatürk'ün adını anmaya neden cesaret edemiyor? İnönü imzalı elinde belge var da, Atatürk imzalı belge yok mu? Gerçek bir samimiyet katliamı yapan, emrini veren kimler ise hepsini yalın bir şekilde açıklamakla olur.<br />
Başbakan samimi ve Alevilerin uğradığı katliamların tarihi ile yüzleşmek istiyorsa, Anadolu da Yavuz Selim'in on binlerce Alevi katlettiğini de söylesin. İstiklal mahkemelerinde düzmece mahkeme ve suçlamalarla idam edilen İskilipli Atıf hocadan bahsederken, öve öve bitiremediği Yavuz Sultan'ın Osmanlı Şeyhülislamı İskilipli Ebusuud Efendinin ”Alevilerin katli vaciptir”, “Alevilerin, canları, malları, namusları sizlere helaldir.” fetvaları ile katledilen, kılıçtan geçirilen, Alevilerden özür dilesin. Maraş, Çorum Sivas alevi katliamları için de dertlensin.<br />
Sayın başbakan öyle üç kuruşa beş köfte, yirmi beş kuruşa susamlı simit yok. Samimiyet ve devlet adamlığı, iktidarını pekiştirmek için oya tahvil edilmeyecek kadar ciddiyet ve sorumluluk ister.<br />
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, başbakanın çıkışları ve özür dilemesi karşısında şaşkına uğruyor. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilemez halde oradan oraya savrulup duruyor.<br />
Bunlara ne gerek var sayın Kılıçdaroğlu. İnanın sizi değerli ve dürüst bir insan olarak tanıyoruz. İçine düştüğünüz duruma içimiz daralarak, yüreğimiz kanayarak bakıyoruz. Tayyip Erdoğan'ın fütursuzca bu hamlelerine neden olanak sağlıyorsunuz. Neden korkuyor, niye çekiniyorsunuz? Başbakanın söyledikleri karşısında yüz ifadeniz, mimikleriniz, üslubunuz, savunma refleksleriniz hiç inandırıcı değil. İnandırıcı olmadığı gibi, size gönül verenleri, sevenleri de incitiyor.<br />
Siz Dersimli bir insansınız. Size çok iyi bildiğiniz tarihi acıları yeniden anlatmak haddimize düşmez. Birebir tanıklığınız, atalarınızdan dinlemişliğiniz vardır. Düştüğünüz çaresiz ve sıkışmış haliniz ile bir lidere yakışmayacak tavırlar içindesiniz. Onur Öymen, “Dersim'de analar ağlamadı mı?” dediğinde, sonradan söylediğinizin arkasında duramadınız ama, gereğini yapmaya, yani istifaya çağırmıştınız. Şimdi Genel Başkan olarak, gereğini neden siz yapmıyorsunuz. Hayır, size istifa etmenizi önermiyorum.<br />
Yeni CHP (!) misyonuna uygun olarak, CHP'nin ve Atatürk'ün tarihi hatalarını kabul edip, bir Dersimli olarak katliamda yakınlarını kaybetmiş ve CHP genel başkanı sıfatı ile tarihin önünüze altın tepsi ile sunduğu fırsatı değerlendirmenizi öneriyorum.<br />
Sayın kılıçdaroğlu, Atatürk de senin benim gibi bir insandı, peygamber değildi. Sevapları ve günahları ile bir lider olarak bu dünyadan göçüp gitti. Tarihi bütün çıplaklığı ile öğrenmek ne Cumhuriyete zarar verir, ne de Atatürk'e. Aksine tartışılmaz ve dokunulmaz kılınan tabular zarar veriyor tarihe ve tarihi kişiliklere.<br />
Size önerim, katliamın arkasında bulunan kim varsa hepsini açık yüreklilikle açıkla ve CHP olarak yapılanlardan sende özür dile. Bu sizi de CHP'yi de büyütür küçültmez. Varsın o makamı elinden alırlarsa alsınlar. Allah uzun ömür versin altmışlı yaşlardasın, bir altmış daha yaşamazsın.<br />
Yapacakların ve cesaretinle ya tarihe geçip alkış alacaksın. Ya da korkak, koltuk meraklısı bir siyasetçi olarak değerlendirilip, birkaç yıl sonra unutulup gideceksin tercih senin.<br />
Seyit Rıza'nın idam sehpasına çıkmadan önce söylediği, "Evlâdı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir" sözleri, haklılığına yol gösterici kılavuz, idam sehpasına çıkarken çingeneyi itip korkusuzca, haklı ve kararlı yürüyüşü ile ölüme meydan okuması cesaretin olsun.<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[VİCDANİ RED, İNSANIN İÇ SESİ'DİR!..]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=323</link>
			<pubDate>Fri, 02 Dec 2011 00:07:19 +0100</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=323</guid>
			<description><![CDATA[Forumdaki calismalardan dolayi yazilar gecikmeli yayinlanmistir özür dileriz..<br />
Site yönetim<br />
<br />
VİCDANİ RED, İNSANIN İÇ SESİ'DİR!..<br />
<br />
Geçenlerde 61 yaşında “vicdani red” kavramını duyunca kendisinin de vicdani redçi olduğunu yeni öğrenen Ayşegül Şora isimli bir kadın, “hangi ana oğlunu gönül rızası ile askere gönderebilir ki?” diye soruyordu bir gazetede.<br />
Mahalle baskısını üzerinde hissetmeden, özgürlük ortamı oluştuğunda, hangi ana oğlunu gönül rızası ile askere gönderebilir ki. Sadece analar değil, bu memlekette asker olarak doğan (!), askerliğin ne olduğunu bilen, taş yürekli babalar da (!) çocuğunu askere göndermek istemez. Babalar, “vicdani red” odaklı düşündüğünden değil, askerliğin bu ülke gençlerinin hayatında unutulmaz ve onarılamaz psikolojik tahribatlar yaratacağını bildiği için, insanı kişiliksizleştiren, askerliğin saçma sapan kurallarını pratik olarak bire bir yaşadığından, bu irade dışı zorunluluğun tezgahından daha önce geçtiğinden dolayı çocuğuna bunları yaşatmak istemeyecektir.<br />
Çoğu ana-baba “vicdani red” kavramının ne anlama geldiğini bilmez bile.<br />
“Askerliğini yapmayan adamdan sayılmaz.” “Askerliğini yapmayan adama kız da verilmez, iş de.” vs gibi özlü deyişlerin arkasındaki metafor, hayata hazırlanan genç insanların, yaşamın zorluklarına göğüs gerebilmesinin ön çalışması olarak görülür askerlik. Emir ve itaat karşısında koşulsuz kabullenişin, aksi davranışta ise ağır yaptırımların uygulanacağı askerlik ile pekiştirilir. Askerlik itaatkar bir toplum yaratmanın köşe taşlarından birisidir.<br />
Askerlik hayatın her döneminde muhabbeti yapılan anılar manzumesidir. Askerlik yapanlar bilir. Dayak askerliğin en belirgin, olmazsa olmaz göstergesidir.<br />
Her genç adam, ballandıra ballandıra anlattığı askerliğinin eziyet ve dayak fasıllarını es geçer. Askerlik yapıp da dayak yemedim diyen yalan söyler. İnanmayın. Hele de askerliğini acemi birliğinde er olarak yapmışsa. Bir hiç yüzünden, hiç suçun yokken, daha önce hiç yüzünü bile görmediğin, senden birkaç ay önce askere gelen yaşıtların tarafından hakaretlere, dayağa maruz kalırsın.<br />
Yaşıtın olan kıdemli askerler (!) dayak, küfür, hakaret, eziyet etmenin bütün inceliklerini üzerinde uygulamakta özgürdürler. Dayak atmak ve yemek zamana ve mekana bağlı değildir. Sudan sebeple gelir, şiddetin her biçimini üzerinde uygulayarak yorulana kadar döver. Dinlenir canı isterse bir kez daha sıkılana kadar yeniden döver. Şikayet edebileceğin bir makam olmadığı gibi, buna cüret ettiğinde dayağın, küfürün ve hakaretin dozajı artar. Adeta, kafese atılmış bir vahşilik ve çaresizlik içinde hissedersin kendini.<br />
Dayağı yiyen de, atanda nedenini bilmez. Sorgulamaz da. Ortak bir kabullenişin tezahürüdür yaşananlar. Boştan yere söylenmemiştir “mantığın bittiği yerde askerlik başlar” diye.<br />
Ya sayılı günlerin geçmesini bekler, susar biat edersin, ya da haksızlıklar karşısında susmayı şeytan olmak addeder başkaldırır, sesini yükseltir, bitmeyen dayak, esaret ile sayılı günlerini meçhule erteler, tezkere alabilme ihtimalini ucu açık hale getirirsin. Don kişot misali (!) sonuçsuz kalacağını bildiğin halde, yel değirmeni ile savaşır durursun.<br />
Aslanın kediye boğdurulduğu mekandır asker ocağı. Beş para etmeyen kişiliksiz insanların elinde oyuncak olur kobaya (!) dönüşürsün.<br />
KKTC'de askerliğini yaparken “discoda”(!) dayakla öldürülen Uğur Kantar'ın acı kaderini gazetelerde okuduk. Uğur bilinen. Ya bilinmeyenler. Uğur, “vicdani red” bir hak olsa idi, mahalle baskısına rağmen acaba kullanmaz mıydı? Dayak yüzünden psikolojik tedavi görüp, hava değişimi bile çare olmayıp deli divaneye dönen nice gençler var ülkemizde.<br />
İnsanlıktan çıkanlar, gencecik ana kuzusu çocukları dayakla insanlıktan çıkarırlar. Gel de “peygamber Ocağı” (!) diye tabir edilen bu mekanlara, ana baba olarak öpmeye kıyamadığın çocuğunu gönül rızası içinde gönder.<br />
Otuz yıldır devam eden ve istemediği halde savaş koşullarını yaşamak zorunda kalan gençlerin iradelerinin hiçe sayılmasına, ölmek ve öldürmek zorunda bırakılmasına girmiyorum bile.<br />
Vicdani red, bütün bunların ortadan kalkması için de bir gerekliliktir. Vicdani red hakkının yasal bir statüye kavuşturulması profesyonel orduya geçişi hızlandırır. Belki de çağın koşullarına uygun, polis gibi mesleki olarak bu işi gönüllülük temelinde yapan insanlardan kurulu, dinamik bir ordu yapısı ortaya çıkar.<br />
Ölmek ve öldürmek üzerine verilmek istenen zorunlu eğitim, gönüllülük ve mesleki olarak tercihe bırakılmalıdır. İç düşman-dış düşman demogojileri ile vicdani red kavramını sulandırmak, aslının dışında tartıştırmak kimseye bir şey kazandırmaz. Çağdaş demokrasilerin en temel insan hakkı olarak gördüğü vicdani red, bir AB zorunluluğu olarak değil, insan odaklı düşünmenin gereği olarak görülmelidir.<br />
Vicdan; kendimize öz saygının test edildiği merkezdir. Kişinin insan olma yönünde kötülüklerden arınma, iyilikle donanma, kendisini terbiyeden geçirme erdemidir.<br />
Vicdan, insanın gönül gözü, prospektüsüdür. Gündelik hayatın akışında yaşadığımız olay ve olguların doğruluklarını test edip onaylayacak tartının kefeleridir. Beklenmeyen etkiler görüldüğünde başvurulacak, iç huzuru sağlayacak, insanın içindeki bilge klavuzdur. Rutin dışına çıkma emareleri gösteren kişiliğimize yön veren, yalana ve yanlışa sapma ihtimali gösteren aklımızı frenleyen, ona iç hesaplaşma ile ruhen cezai müeyyide uygulayan bir mahkemedir.<br />
Eğer vicdanen yargılanıp hüküm giymişseniz, sağlam bir vicdana sahipseniz her yanlışınızda vicdanınız karşısında hazırolda sorguya çekilir, insan olduğunuzun ayırdına varırsınız.<br />
Vicdanına sözünü geçiremeyen, onun gazabından kurtulamayanlara zorunluluk dayatılamaz. İhtiras ve hırslarımız ile zehirlediğimiz içimizdeki insanı, vicdanımızın panzehiri ile dezenfekte edip diri tutmak için vicdanlarımız özgür bırakılmalıdır.<br />
Vicdan, insanın ruhunda mücadele eden zıtların birliği ve savaşımında kötünün, iyiliğe damıtıldığı özgürleştirilmiş iç ses'dir.<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Forumdaki calismalardan dolayi yazilar gecikmeli yayinlanmistir özür dileriz..<br />
Site yönetim<br />
<br />
VİCDANİ RED, İNSANIN İÇ SESİ'DİR!..<br />
<br />
Geçenlerde 61 yaşında “vicdani red” kavramını duyunca kendisinin de vicdani redçi olduğunu yeni öğrenen Ayşegül Şora isimli bir kadın, “hangi ana oğlunu gönül rızası ile askere gönderebilir ki?” diye soruyordu bir gazetede.<br />
Mahalle baskısını üzerinde hissetmeden, özgürlük ortamı oluştuğunda, hangi ana oğlunu gönül rızası ile askere gönderebilir ki. Sadece analar değil, bu memlekette asker olarak doğan (!), askerliğin ne olduğunu bilen, taş yürekli babalar da (!) çocuğunu askere göndermek istemez. Babalar, “vicdani red” odaklı düşündüğünden değil, askerliğin bu ülke gençlerinin hayatında unutulmaz ve onarılamaz psikolojik tahribatlar yaratacağını bildiği için, insanı kişiliksizleştiren, askerliğin saçma sapan kurallarını pratik olarak bire bir yaşadığından, bu irade dışı zorunluluğun tezgahından daha önce geçtiğinden dolayı çocuğuna bunları yaşatmak istemeyecektir.<br />
Çoğu ana-baba “vicdani red” kavramının ne anlama geldiğini bilmez bile.<br />
“Askerliğini yapmayan adamdan sayılmaz.” “Askerliğini yapmayan adama kız da verilmez, iş de.” vs gibi özlü deyişlerin arkasındaki metafor, hayata hazırlanan genç insanların, yaşamın zorluklarına göğüs gerebilmesinin ön çalışması olarak görülür askerlik. Emir ve itaat karşısında koşulsuz kabullenişin, aksi davranışta ise ağır yaptırımların uygulanacağı askerlik ile pekiştirilir. Askerlik itaatkar bir toplum yaratmanın köşe taşlarından birisidir.<br />
Askerlik hayatın her döneminde muhabbeti yapılan anılar manzumesidir. Askerlik yapanlar bilir. Dayak askerliğin en belirgin, olmazsa olmaz göstergesidir.<br />
Her genç adam, ballandıra ballandıra anlattığı askerliğinin eziyet ve dayak fasıllarını es geçer. Askerlik yapıp da dayak yemedim diyen yalan söyler. İnanmayın. Hele de askerliğini acemi birliğinde er olarak yapmışsa. Bir hiç yüzünden, hiç suçun yokken, daha önce hiç yüzünü bile görmediğin, senden birkaç ay önce askere gelen yaşıtların tarafından hakaretlere, dayağa maruz kalırsın.<br />
Yaşıtın olan kıdemli askerler (!) dayak, küfür, hakaret, eziyet etmenin bütün inceliklerini üzerinde uygulamakta özgürdürler. Dayak atmak ve yemek zamana ve mekana bağlı değildir. Sudan sebeple gelir, şiddetin her biçimini üzerinde uygulayarak yorulana kadar döver. Dinlenir canı isterse bir kez daha sıkılana kadar yeniden döver. Şikayet edebileceğin bir makam olmadığı gibi, buna cüret ettiğinde dayağın, küfürün ve hakaretin dozajı artar. Adeta, kafese atılmış bir vahşilik ve çaresizlik içinde hissedersin kendini.<br />
Dayağı yiyen de, atanda nedenini bilmez. Sorgulamaz da. Ortak bir kabullenişin tezahürüdür yaşananlar. Boştan yere söylenmemiştir “mantığın bittiği yerde askerlik başlar” diye.<br />
Ya sayılı günlerin geçmesini bekler, susar biat edersin, ya da haksızlıklar karşısında susmayı şeytan olmak addeder başkaldırır, sesini yükseltir, bitmeyen dayak, esaret ile sayılı günlerini meçhule erteler, tezkere alabilme ihtimalini ucu açık hale getirirsin. Don kişot misali (!) sonuçsuz kalacağını bildiğin halde, yel değirmeni ile savaşır durursun.<br />
Aslanın kediye boğdurulduğu mekandır asker ocağı. Beş para etmeyen kişiliksiz insanların elinde oyuncak olur kobaya (!) dönüşürsün.<br />
KKTC'de askerliğini yaparken “discoda”(!) dayakla öldürülen Uğur Kantar'ın acı kaderini gazetelerde okuduk. Uğur bilinen. Ya bilinmeyenler. Uğur, “vicdani red” bir hak olsa idi, mahalle baskısına rağmen acaba kullanmaz mıydı? Dayak yüzünden psikolojik tedavi görüp, hava değişimi bile çare olmayıp deli divaneye dönen nice gençler var ülkemizde.<br />
İnsanlıktan çıkanlar, gencecik ana kuzusu çocukları dayakla insanlıktan çıkarırlar. Gel de “peygamber Ocağı” (!) diye tabir edilen bu mekanlara, ana baba olarak öpmeye kıyamadığın çocuğunu gönül rızası içinde gönder.<br />
Otuz yıldır devam eden ve istemediği halde savaş koşullarını yaşamak zorunda kalan gençlerin iradelerinin hiçe sayılmasına, ölmek ve öldürmek zorunda bırakılmasına girmiyorum bile.<br />
Vicdani red, bütün bunların ortadan kalkması için de bir gerekliliktir. Vicdani red hakkının yasal bir statüye kavuşturulması profesyonel orduya geçişi hızlandırır. Belki de çağın koşullarına uygun, polis gibi mesleki olarak bu işi gönüllülük temelinde yapan insanlardan kurulu, dinamik bir ordu yapısı ortaya çıkar.<br />
Ölmek ve öldürmek üzerine verilmek istenen zorunlu eğitim, gönüllülük ve mesleki olarak tercihe bırakılmalıdır. İç düşman-dış düşman demogojileri ile vicdani red kavramını sulandırmak, aslının dışında tartıştırmak kimseye bir şey kazandırmaz. Çağdaş demokrasilerin en temel insan hakkı olarak gördüğü vicdani red, bir AB zorunluluğu olarak değil, insan odaklı düşünmenin gereği olarak görülmelidir.<br />
Vicdan; kendimize öz saygının test edildiği merkezdir. Kişinin insan olma yönünde kötülüklerden arınma, iyilikle donanma, kendisini terbiyeden geçirme erdemidir.<br />
Vicdan, insanın gönül gözü, prospektüsüdür. Gündelik hayatın akışında yaşadığımız olay ve olguların doğruluklarını test edip onaylayacak tartının kefeleridir. Beklenmeyen etkiler görüldüğünde başvurulacak, iç huzuru sağlayacak, insanın içindeki bilge klavuzdur. Rutin dışına çıkma emareleri gösteren kişiliğimize yön veren, yalana ve yanlışa sapma ihtimali gösteren aklımızı frenleyen, ona iç hesaplaşma ile ruhen cezai müeyyide uygulayan bir mahkemedir.<br />
Eğer vicdanen yargılanıp hüküm giymişseniz, sağlam bir vicdana sahipseniz her yanlışınızda vicdanınız karşısında hazırolda sorguya çekilir, insan olduğunuzun ayırdına varırsınız.<br />
Vicdanına sözünü geçiremeyen, onun gazabından kurtulamayanlara zorunluluk dayatılamaz. İhtiras ve hırslarımız ile zehirlediğimiz içimizdeki insanı, vicdanımızın panzehiri ile dezenfekte edip diri tutmak için vicdanlarımız özgür bırakılmalıdır.<br />
Vicdan, insanın ruhunda mücadele eden zıtların birliği ve savaşımında kötünün, iyiliğe damıtıldığı özgürleştirilmiş iç ses'dir.<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÖLÜM HEP BİZE Mİ DÜŞER USTA?]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=322</link>
			<pubDate>Tue, 01 Nov 2011 16:51:52 +0100</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=322</guid>
			<description><![CDATA[“İnsanların yüzde onu yaşar... Geri kalanlar ise sadece vardırlar.” demiş Oscar Wilde. İnsanlık var olduğundan beri ilkel toplum dışında bütün toplum biçimleri, çoğunluk olan ezilenlerin, azınlık olan ezenlere köleliğini dayatmıştır. Kapitalist barbarlığın bir sonucu olarak, insanda içinde olmak üzere, her şey alınıp satılan bir metadır. Yüzyıllardır bütün kurumlaşmasını bu mantık üzerine kuran sistem, topluma zenginliği ve yoksulluğu kader olarak kanıksatır.<br />
Zengin ve güçlü azınlık yaşar, yoksul ve çaresiz çoğunluk hep ölür. Ölüm, zenginleri doğal yaşamın sonunda bulurken, yoksullara yaşamın her alanında, her köşe başında pusu kurar. Kimi zaman deprem olur köşe başındaki pusu, kimi zaman sel baskını, kimi zaman yangın, kimi zamansa Van'da olduğu gibi deprem. Her doğal felaket ölüm olur ve maalesef, hep yoksulları bulur.<br />
Dönüp bakın Van depremine hep yoksul ve çaresiz insanları görürsünüz. Güvenli olmayan konutlarda hep onlar yaşar. Yerle bir olan Erciş'te, ölmez isimli utanmaz müteahhitlerin “ölmez”siniz diye inşa ettiği, adı sevgi olan ölüm konutları, yoksulların toplu tabutlukları olur adeta.<br />
1999 Gölcük depreminde de böyleydi. Düzce, Dinar, Varto, Erzincan, Bingöl, Elazığ ve diğer bütün depremlerde de... Derme çatma binalarda hep yoksullar, hep çaresizler ölür.<br />
Sadece varlıklarıyla var olan yoksulların yaşamları, ölümle yaşam arasında ince bir çizgidir. Bu çizginin en belirgin yanı ise kaderdir. Ölümü hep kaderle açıklarlar. Çaresizlikleri kör olası kaderlerinde avuntuya dönüşür. Kadere inanmak acılarına merhem çaresizliğine teselli olur. Yönetenler, kendi umursamaz ve utanmaz, yetmezliklerini kader algısının pekişmesinde kamufle edip görünmez kılarlar.<br />
“İnsan kadere zenginken değil, yoksulken inanır” der, Wilhelm Jordan. O kahrolası yoksulluğun panzehiri “kader” zengin azınlığın mekanına hiç uğramaz. En konforlu ve güvenli arabalara onlar biner. İnşa ettikleri evleri ne depremden etkilenir, ne de selden. Kışın yazı yaşarlar, gönülleri isterse yazınsa kışı.<br />
Kış ayazından üşümemek için çocukları ile bir odaya doluşup “katil sobanın”(!) karbonunu soluyup toplu ölüme yatmazlar. Toptan ölümler uğramaz onların korunaklı, her şekli ile insan yaşamını güven altına alan mekanlarına.<br />
Ya savaş. Ülkemizde doğal bir felakete dönüşen savaşta kimler ölüyor? “Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür” demiş John Dryden. Savaşta da sadece varlıkları ile var olan yoksullar ölüyor mütemadiyen. Otuz yıldır devam eden “kirli savaşta”, yoksulların evidir sürekli matem evleri. Dikenli teller ve duvarlarla güvenliğe alınmış villalardan, bir tek şehit cenazesinin çıktığını görmedik Allaha şükürler olsun (!).<br />
Sadece var olanlar, yüzde on yaşayanların daha konforlu ve güven içinde yaşamaları için, dış tehditlere karşı askerlik yapıp sınırları da beklerler, iç tehditlerden korumak için tel örgülü yüksek duvarlı evlerini de. Yoksulun varlığı, zenginin mutlu ve huzurlu yaşamının güvencesi içindir.<br />
Yıkık-dökük, parasızlıktan elektriği kesilmiş harabe eve ve nicelerine giden şehit cenazeleri için, gazetelerden biri 24 aslanı sonsuzluğa uğurladık diye manşet atmış. Yaşarken varlıkları umurlarında değil ama, vatan ve onların daha güvenli yaşamaları için ölürken aslan (!) oluyor yoksul çocuklar.<br />
Hiç değişmiyor yoksul çaresizlerin kaderi. Şeyh Bedreddin yüzyıllar öncesinde, “ay ve güneş herkesin lambasıdır, hava herkesin havasıdır, su herkesin suyudur da. Ekmek neden herkesin ekmeği değildir. Acı niye herkesin acısı değildir ..? demiş. Yüzyıllardır değişmeden devam ediyor yoksul çaresizlerin acı hayatları.<br />
Doğal felaketleri yenebilmenin yolu, felaketlerin bütün insanların ayrımsız yaşamasına bağlıdır. Deprem herkes için olursa, zengin de enkaz altında kalacağını bilir. O zaman adam gibi depreme dayanıklı konutlar yapılır. Savaş ayrımsız bütün ocakları söndürürse (!), villalardan da şehit cenazeleri çıkar, ölüm insanları eşitlerse, işte o zaman “barış” herkes için anlam kazanır, kıymeti daha iyi anlaşılır.<br />
Hayatı anlamlı ve yaşanılır kılmak elimizde. Ne deprem ne savaş kaderimiz değildir. Yeter ki, bize kader diye gösterilen saçmalıkların farkına vardığımızı gösterip, kaldıralım başlarımızı, sıkalım yumruklarımızı, ayağa kalkalım ve haykıralım. Yoksulluk kaderimiz değildir.<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[“İnsanların yüzde onu yaşar... Geri kalanlar ise sadece vardırlar.” demiş Oscar Wilde. İnsanlık var olduğundan beri ilkel toplum dışında bütün toplum biçimleri, çoğunluk olan ezilenlerin, azınlık olan ezenlere köleliğini dayatmıştır. Kapitalist barbarlığın bir sonucu olarak, insanda içinde olmak üzere, her şey alınıp satılan bir metadır. Yüzyıllardır bütün kurumlaşmasını bu mantık üzerine kuran sistem, topluma zenginliği ve yoksulluğu kader olarak kanıksatır.<br />
Zengin ve güçlü azınlık yaşar, yoksul ve çaresiz çoğunluk hep ölür. Ölüm, zenginleri doğal yaşamın sonunda bulurken, yoksullara yaşamın her alanında, her köşe başında pusu kurar. Kimi zaman deprem olur köşe başındaki pusu, kimi zaman sel baskını, kimi zaman yangın, kimi zamansa Van'da olduğu gibi deprem. Her doğal felaket ölüm olur ve maalesef, hep yoksulları bulur.<br />
Dönüp bakın Van depremine hep yoksul ve çaresiz insanları görürsünüz. Güvenli olmayan konutlarda hep onlar yaşar. Yerle bir olan Erciş'te, ölmez isimli utanmaz müteahhitlerin “ölmez”siniz diye inşa ettiği, adı sevgi olan ölüm konutları, yoksulların toplu tabutlukları olur adeta.<br />
1999 Gölcük depreminde de böyleydi. Düzce, Dinar, Varto, Erzincan, Bingöl, Elazığ ve diğer bütün depremlerde de... Derme çatma binalarda hep yoksullar, hep çaresizler ölür.<br />
Sadece varlıklarıyla var olan yoksulların yaşamları, ölümle yaşam arasında ince bir çizgidir. Bu çizginin en belirgin yanı ise kaderdir. Ölümü hep kaderle açıklarlar. Çaresizlikleri kör olası kaderlerinde avuntuya dönüşür. Kadere inanmak acılarına merhem çaresizliğine teselli olur. Yönetenler, kendi umursamaz ve utanmaz, yetmezliklerini kader algısının pekişmesinde kamufle edip görünmez kılarlar.<br />
“İnsan kadere zenginken değil, yoksulken inanır” der, Wilhelm Jordan. O kahrolası yoksulluğun panzehiri “kader” zengin azınlığın mekanına hiç uğramaz. En konforlu ve güvenli arabalara onlar biner. İnşa ettikleri evleri ne depremden etkilenir, ne de selden. Kışın yazı yaşarlar, gönülleri isterse yazınsa kışı.<br />
Kış ayazından üşümemek için çocukları ile bir odaya doluşup “katil sobanın”(!) karbonunu soluyup toplu ölüme yatmazlar. Toptan ölümler uğramaz onların korunaklı, her şekli ile insan yaşamını güven altına alan mekanlarına.<br />
Ya savaş. Ülkemizde doğal bir felakete dönüşen savaşta kimler ölüyor? “Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür” demiş John Dryden. Savaşta da sadece varlıkları ile var olan yoksullar ölüyor mütemadiyen. Otuz yıldır devam eden “kirli savaşta”, yoksulların evidir sürekli matem evleri. Dikenli teller ve duvarlarla güvenliğe alınmış villalardan, bir tek şehit cenazesinin çıktığını görmedik Allaha şükürler olsun (!).<br />
Sadece var olanlar, yüzde on yaşayanların daha konforlu ve güven içinde yaşamaları için, dış tehditlere karşı askerlik yapıp sınırları da beklerler, iç tehditlerden korumak için tel örgülü yüksek duvarlı evlerini de. Yoksulun varlığı, zenginin mutlu ve huzurlu yaşamının güvencesi içindir.<br />
Yıkık-dökük, parasızlıktan elektriği kesilmiş harabe eve ve nicelerine giden şehit cenazeleri için, gazetelerden biri 24 aslanı sonsuzluğa uğurladık diye manşet atmış. Yaşarken varlıkları umurlarında değil ama, vatan ve onların daha güvenli yaşamaları için ölürken aslan (!) oluyor yoksul çocuklar.<br />
Hiç değişmiyor yoksul çaresizlerin kaderi. Şeyh Bedreddin yüzyıllar öncesinde, “ay ve güneş herkesin lambasıdır, hava herkesin havasıdır, su herkesin suyudur da. Ekmek neden herkesin ekmeği değildir. Acı niye herkesin acısı değildir ..? demiş. Yüzyıllardır değişmeden devam ediyor yoksul çaresizlerin acı hayatları.<br />
Doğal felaketleri yenebilmenin yolu, felaketlerin bütün insanların ayrımsız yaşamasına bağlıdır. Deprem herkes için olursa, zengin de enkaz altında kalacağını bilir. O zaman adam gibi depreme dayanıklı konutlar yapılır. Savaş ayrımsız bütün ocakları söndürürse (!), villalardan da şehit cenazeleri çıkar, ölüm insanları eşitlerse, işte o zaman “barış” herkes için anlam kazanır, kıymeti daha iyi anlaşılır.<br />
Hayatı anlamlı ve yaşanılır kılmak elimizde. Ne deprem ne savaş kaderimiz değildir. Yeter ki, bize kader diye gösterilen saçmalıkların farkına vardığımızı gösterip, kaldıralım başlarımızı, sıkalım yumruklarımızı, ayağa kalkalım ve haykıralım. Yoksulluk kaderimiz değildir.<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÖLÜM HEP BANAMI? ZOMBİ SANIRIM.]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=321</link>
			<pubDate>Sun, 30 Oct 2011 17:12:14 +0100</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=321</guid>
			<description><![CDATA[Oscar Wild bunu demiş, Wilhelm Jordan şunu demiş, John Dryden ise neler demiş neler.Saçma sapan sözler. Neymiş insanların %10 yaşarmış. Yaşamak demek biyolojik olarak kalp atışı,nefes almakmı? Hayır,buradaki anlamı barda,pavyonda ,eğlence hayatlarında,villalı,limuzinli arabalarda,yatlarda  gezmek tozmak anlamındamı  değerlendirilmiş.Yahu bu anlatım bize ne kadar uyar.Canlı olan insanın tamamı(%100’ü) yaşar ama %10 unu zevki sefada yaşar.Kaldıki Müslüman bir ülkede bu tarz zevki sefayı talep eden insan sayısı fazlada olmayabilir.Yani kalan %90 nın zaten bir kısmı o hayatı istemez.Bunun yanında elbette fakir insanda yüzdelik dilimde yerini alır.<br />
<br />
Birde Wilhelm Jordanın sözü ;. O kahrolası yoksulluğun panzehiri “kader” zengin azınlığın mekanına hiç uğramaz. En konforlu ve güvenli arabalara onlar biner. İnşa ettikleri evleri ne depremden etkilenir, ne de selden.<br />
BUDA TRÜBÜNE OYNAMA.YAHU BUNLAR ÇOK KATLI YERİNE DUBLEKS,TRİBLEKS BAHÇELİ VİLLALARDA OTURUR, DOĞAL OLARAKTA  DEPREMLE ALAKA ÇOK AZ OLUR..ANCAK BUNLAR  LÜKS ARABAYLA KAZA YAPMAZLARMI?,BUNLAR UÇAK KAZASINA UĞRAMAZLARMI,KANSER OLMAZLARMI V.B.<br />
HERKESİN ZENGİN OLABİLECEĞİ BİR ORTAM OLABİLİRMİ? <br />
 ‘’Zengin ve güçlü azınlık yaşar, yoksul ve çaresiz çoğunluk hep ölür.’’ YİNE SAÇMA BİR CÜMLE.SANKİ ZENGİNİN ÖLME DURUMU YOK.ZENGİNİDE ÖLÜR,FAKİRİDE AMA ZENGİN BAZI HASTALIKLARDA ÖLÜM SÜRECİNİ VARLIĞI İLE UZATABİLİR,FAKİR DURUMU KABULLENİR.<br />
VAN DEPREMİNDE DE HER ZAMAN OLDUĞU GİBİ KANSIZ,ŞEREFSİZ MÜTEAHHİTLERİN YAPTIĞI BİNALARDAKİ MALZEMEDEN ÇALMALARI,BUNU KONTROL VE İZİN MAKAMLARININ GÖRMEYEREK SAHTEKARLIKLARI  İLE ONAYLARI ,ÇARESİZLİĞİ YARATAN UNSURDUR. ÇÜNKÜ HIRSIZLIK, İNSANLARIN O ‘’KADER’’İ DÜŞÜNMEMEK İÇİN DÜŞÜNCESİZCE ZENGİN OLABİLMENİN YOLUNU AÇACAK YOL OLUP ŞUAN YAPILAN AZİM VE ÇABADA ODUR.<br />
<br />
 ‘’Her doğal felaket ölüm olur ve maalesef, hep yoksulları bulur.’’ YANLIŞ.YARALILARDA,SAKAT KALANLARDA OLUR. KESKE BUNUN BAŞINA SADECE TÜRKİYE İÇİN GEÇERLİ DESEYDİNİZ.ÇÜNKÜ JAPONYANIN YAŞADIĞI  TSUNAMİ’NİN HESAP CÜZDANINDAKİ MİKTARA GÖRE ZENGİN-FAKİR AYRIMI YAPARAK ZARAR VERDİĞİNİ GÖRMEDİK.<br />
<br />
‘’Dönüp bakın Van depremine hep yoksul ve çaresiz insanları görürsünüz. Güvenli olmayan konutlarda hep onlar yaşar.’’ BEN VAN DA ÇALIŞTIM. ZARAR GÖREN EVLERİN ÇOĞU EN İŞLEK VE MERKEZİ YERLERDE OLUP FAKİR DEĞİL BENİM GİBİ MEMUR KESİMİ VE DAHA ÜST DÜZEY İNSANLARIN KALDIĞI BİNALAR. VANDA OLDUĞU GİBİ ERCİŞTEDE BETONARMA OLAN AMA HIRSIZLIK MAHSULİ BİNALARDA ÖLENLER İÇİNDE KAMU GÖREVLİLERİNİN OLDUĞUNUDA UNUTMAYIN.AMA SİSTEM ÇALMA, ÇIRPMA ÜZERİNE OLUNCA SONUÇ BU.KALDIKİ BİNALARIN DIŞTAN GÖRÜNTÜSÜDE DEPREME DAYANIKLILIĞINI GÖSTERMİYOR NE YAZIKKİ.YANİ HERKESİ YOKSUL GİBİ GÖSTERMEKTE KANDIRMACADIR.<br />
 ‘’Yerle bir olan Erciş'te, ölmez isimli utanmaz müteahhitlerin “ölmez”siniz diye inşa ettiği, adı sevgi olan ölüm konutları, yoksulların toplu tabutlukları olur adeta.’’ SADECE O MÜTEAHHİT Mİ SUÇLU?YOKSA MALZEMEDEN ÇALAN,ONA GÖZ YUMAN,RUHSAT VERENLERİN HEPSİMİ?<br />
<br />
‘’1999 Gölcük depreminde de böyleydi. Düzce, Dinar, Varto, Erzincan, Bingöl, Elazığ ve diğer bütün depremlerde de... Derme çatma binalarda hep yoksullar, hep çaresizler ölür.’’ YA NE DERME ÇATMA BİNASI.VAN VE İLÇE MERKEZİNDEKİLERİN BİRÇOĞU  BETONARME BİNALARDI VEDE YIKILDI?<br />
İNSANLARIN; ZENGİN-FAKİRLİKTEN ÖNCE DOĞDUKLARI(HATTA ANNE RAHMİNE DÜŞTÜĞÜ) ANDAN İTİBAREN ‘’KADERLERİ’’ YANLARINDADIR.SİZE SAKIP SABANCININ ÖZÜRLÜ ÇOCUKLARINI HATIRLATIRIM.HERŞEY PARA DEĞİLDİR.<br />
‘’Sadece var olanlar, yüzde on yaşayanların daha konforlu ve güven içinde yaşamaları için, dış tehditlere karşı askerlik yapıp sınırları da beklerler, iç tehditlerden korumak için tel örgülü yüksek duvarlı evlerini de. Yoksulun varlığı, zenginin mutlu ve huzurlu yaşamının güvencesi içindir.’’ EVET BU BİR GERÇEK.ANCAK %100 ÜN KOMPLE BİRBİRİNİ MUTLU EDECEK,KORUYACAK,HUZURLU YAŞAMASINI SAĞLAYACAK BİR SİSTEMDE ZATEN OLAMAZ.KİMSE ÇÖPÇÜYÜ,TEMİZLİKÇİYİ,İŞÇİYİ, ASKERİ OYNAMAZ.HERKES HÜKMEDEN PATRONU OYNAMAK İSTERKİ OZAMAN KAOS OLUR. LÜTFEN HALA 30 SENE ÖNCENİN BOŞ LAFLARINI BİZİM KABUL ETMEMİZİ BEKLEMEYİN.<br />
<br />
‘’Doğal felaketleri yenebilmenin yolu, felaketlerin bütün insanların ayrımsız yaşamasına bağlıdır. Deprem herkes için olursa, zengin de enkaz altında kalacağını bilir. O zaman adam gibi depreme dayanıklı konutlar yapılır. ‘’ DEPREME DAYANIKLI KONUT YAPILIRSA EVET, DEPREM  ANLAMINDA KAYBIMIZ OLMAZ.İYİDE DEPREMİN ŞİDDETİNİN GARANTİSİMİ VARDA BÖYLE BİR TEDBİR ALINABİLECEK. 7.2 YERİNE 8 ŞİDDETİNDE BİR DEPREM TÜRKİYEDE DAYANABİLECEK BİR BİNAMI VAR? PEKİ DİĞER DOĞAL AFETLERDE NASIL OLACAK.TSUNAMİNİN YOLUNU ZENGİN MAHALLESİNE GÖTÜRÜP ONLARADA BU ACIYI HİSSETTİRMEK GİBİ BOŞ VE İNSANLIK DIŞI BİR UYGULAMAYAMI GİDİLECEK?<br />
<br />
‘’Savaş ayrımsız bütün ocakları söndürürse (!), villalardan da şehit cenazeleri çıkar, ölüm insanları eşitlerse, işte o zaman “barış” herkes için anlam kazanır, kıymeti daha iyi anlaşılır.’’ BU NE ŞİMDİ? ZENGİN YADA FAKİR TÜM İNSANLAR ÖLECEĞİNİ BİLDİĞİ HALDE BAZILARININ HER TÜRLÜ SAHTEKARLIĞI, TERÖRİSTLİĞİ, HIRSIZLIĞI, MAFYALIĞI, KAÇAKÇILIĞI YAPMIYORMU?NE YAPARSAN YAP GİDECEĞİN YER ER VEYA GEÇ MEZARLIK.<br />
<br />
Hayatı anlamlı ve yaşanılır kılmak elimizde. Ne deprem ne savaş kaderimiz değildir. Yeter ki, bize kader diye gösterilen saçmalıkların farkına vardığımızı gösterip, kaldıralım başlarımızı, sıkalım yumruklarımızı, ayağa kalkalım ve haykıralım. Yoksulluk kaderimiz değildir.İYİ O ZAMAN.BUNU DEYİNCE YOKSULLUKTAN HERKES KURTULACAK,SAVAŞ OLMAYACAK,TERÖR BİTECEK,KAÇAKÇI BİR DAHA KAÇAKÇILIK YAPMAYACAK,HIRSIZDA HIRSIZLIKTAN VAZGEÇECEK, NE ŞEHİT OLUNACAK,NE DEPREM OLACAK,TSUNAMİ HİÇ OLMAYACAK NEDE ENKAZ ALTINDA KALINACAK.OH NE GÜZEL,ÇOK  KOLAYMIŞ. HADİ SIKIN YUMRUKLARI. KALKIN AYAĞA,HAYKIRALIM.’’YOKSULLUK KADERİMİZ DEĞİLDİRRRR’’ <br />
))))<br />
ÜZGÜNÜM DURUM BU.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Oscar Wild bunu demiş, Wilhelm Jordan şunu demiş, John Dryden ise neler demiş neler.Saçma sapan sözler. Neymiş insanların %10 yaşarmış. Yaşamak demek biyolojik olarak kalp atışı,nefes almakmı? Hayır,buradaki anlamı barda,pavyonda ,eğlence hayatlarında,villalı,limuzinli arabalarda,yatlarda  gezmek tozmak anlamındamı  değerlendirilmiş.Yahu bu anlatım bize ne kadar uyar.Canlı olan insanın tamamı(%100’ü) yaşar ama %10 unu zevki sefada yaşar.Kaldıki Müslüman bir ülkede bu tarz zevki sefayı talep eden insan sayısı fazlada olmayabilir.Yani kalan %90 nın zaten bir kısmı o hayatı istemez.Bunun yanında elbette fakir insanda yüzdelik dilimde yerini alır.<br />
<br />
Birde Wilhelm Jordanın sözü ;. O kahrolası yoksulluğun panzehiri “kader” zengin azınlığın mekanına hiç uğramaz. En konforlu ve güvenli arabalara onlar biner. İnşa ettikleri evleri ne depremden etkilenir, ne de selden.<br />
BUDA TRÜBÜNE OYNAMA.YAHU BUNLAR ÇOK KATLI YERİNE DUBLEKS,TRİBLEKS BAHÇELİ VİLLALARDA OTURUR, DOĞAL OLARAKTA  DEPREMLE ALAKA ÇOK AZ OLUR..ANCAK BUNLAR  LÜKS ARABAYLA KAZA YAPMAZLARMI?,BUNLAR UÇAK KAZASINA UĞRAMAZLARMI,KANSER OLMAZLARMI V.B.<br />
HERKESİN ZENGİN OLABİLECEĞİ BİR ORTAM OLABİLİRMİ? <br />
 ‘’Zengin ve güçlü azınlık yaşar, yoksul ve çaresiz çoğunluk hep ölür.’’ YİNE SAÇMA BİR CÜMLE.SANKİ ZENGİNİN ÖLME DURUMU YOK.ZENGİNİDE ÖLÜR,FAKİRİDE AMA ZENGİN BAZI HASTALIKLARDA ÖLÜM SÜRECİNİ VARLIĞI İLE UZATABİLİR,FAKİR DURUMU KABULLENİR.<br />
VAN DEPREMİNDE DE HER ZAMAN OLDUĞU GİBİ KANSIZ,ŞEREFSİZ MÜTEAHHİTLERİN YAPTIĞI BİNALARDAKİ MALZEMEDEN ÇALMALARI,BUNU KONTROL VE İZİN MAKAMLARININ GÖRMEYEREK SAHTEKARLIKLARI  İLE ONAYLARI ,ÇARESİZLİĞİ YARATAN UNSURDUR. ÇÜNKÜ HIRSIZLIK, İNSANLARIN O ‘’KADER’’İ DÜŞÜNMEMEK İÇİN DÜŞÜNCESİZCE ZENGİN OLABİLMENİN YOLUNU AÇACAK YOL OLUP ŞUAN YAPILAN AZİM VE ÇABADA ODUR.<br />
<br />
 ‘’Her doğal felaket ölüm olur ve maalesef, hep yoksulları bulur.’’ YANLIŞ.YARALILARDA,SAKAT KALANLARDA OLUR. KESKE BUNUN BAŞINA SADECE TÜRKİYE İÇİN GEÇERLİ DESEYDİNİZ.ÇÜNKÜ JAPONYANIN YAŞADIĞI  TSUNAMİ’NİN HESAP CÜZDANINDAKİ MİKTARA GÖRE ZENGİN-FAKİR AYRIMI YAPARAK ZARAR VERDİĞİNİ GÖRMEDİK.<br />
<br />
‘’Dönüp bakın Van depremine hep yoksul ve çaresiz insanları görürsünüz. Güvenli olmayan konutlarda hep onlar yaşar.’’ BEN VAN DA ÇALIŞTIM. ZARAR GÖREN EVLERİN ÇOĞU EN İŞLEK VE MERKEZİ YERLERDE OLUP FAKİR DEĞİL BENİM GİBİ MEMUR KESİMİ VE DAHA ÜST DÜZEY İNSANLARIN KALDIĞI BİNALAR. VANDA OLDUĞU GİBİ ERCİŞTEDE BETONARMA OLAN AMA HIRSIZLIK MAHSULİ BİNALARDA ÖLENLER İÇİNDE KAMU GÖREVLİLERİNİN OLDUĞUNUDA UNUTMAYIN.AMA SİSTEM ÇALMA, ÇIRPMA ÜZERİNE OLUNCA SONUÇ BU.KALDIKİ BİNALARIN DIŞTAN GÖRÜNTÜSÜDE DEPREME DAYANIKLILIĞINI GÖSTERMİYOR NE YAZIKKİ.YANİ HERKESİ YOKSUL GİBİ GÖSTERMEKTE KANDIRMACADIR.<br />
 ‘’Yerle bir olan Erciş'te, ölmez isimli utanmaz müteahhitlerin “ölmez”siniz diye inşa ettiği, adı sevgi olan ölüm konutları, yoksulların toplu tabutlukları olur adeta.’’ SADECE O MÜTEAHHİT Mİ SUÇLU?YOKSA MALZEMEDEN ÇALAN,ONA GÖZ YUMAN,RUHSAT VERENLERİN HEPSİMİ?<br />
<br />
‘’1999 Gölcük depreminde de böyleydi. Düzce, Dinar, Varto, Erzincan, Bingöl, Elazığ ve diğer bütün depremlerde de... Derme çatma binalarda hep yoksullar, hep çaresizler ölür.’’ YA NE DERME ÇATMA BİNASI.VAN VE İLÇE MERKEZİNDEKİLERİN BİRÇOĞU  BETONARME BİNALARDI VEDE YIKILDI?<br />
İNSANLARIN; ZENGİN-FAKİRLİKTEN ÖNCE DOĞDUKLARI(HATTA ANNE RAHMİNE DÜŞTÜĞÜ) ANDAN İTİBAREN ‘’KADERLERİ’’ YANLARINDADIR.SİZE SAKIP SABANCININ ÖZÜRLÜ ÇOCUKLARINI HATIRLATIRIM.HERŞEY PARA DEĞİLDİR.<br />
‘’Sadece var olanlar, yüzde on yaşayanların daha konforlu ve güven içinde yaşamaları için, dış tehditlere karşı askerlik yapıp sınırları da beklerler, iç tehditlerden korumak için tel örgülü yüksek duvarlı evlerini de. Yoksulun varlığı, zenginin mutlu ve huzurlu yaşamının güvencesi içindir.’’ EVET BU BİR GERÇEK.ANCAK %100 ÜN KOMPLE BİRBİRİNİ MUTLU EDECEK,KORUYACAK,HUZURLU YAŞAMASINI SAĞLAYACAK BİR SİSTEMDE ZATEN OLAMAZ.KİMSE ÇÖPÇÜYÜ,TEMİZLİKÇİYİ,İŞÇİYİ, ASKERİ OYNAMAZ.HERKES HÜKMEDEN PATRONU OYNAMAK İSTERKİ OZAMAN KAOS OLUR. LÜTFEN HALA 30 SENE ÖNCENİN BOŞ LAFLARINI BİZİM KABUL ETMEMİZİ BEKLEMEYİN.<br />
<br />
‘’Doğal felaketleri yenebilmenin yolu, felaketlerin bütün insanların ayrımsız yaşamasına bağlıdır. Deprem herkes için olursa, zengin de enkaz altında kalacağını bilir. O zaman adam gibi depreme dayanıklı konutlar yapılır. ‘’ DEPREME DAYANIKLI KONUT YAPILIRSA EVET, DEPREM  ANLAMINDA KAYBIMIZ OLMAZ.İYİDE DEPREMİN ŞİDDETİNİN GARANTİSİMİ VARDA BÖYLE BİR TEDBİR ALINABİLECEK. 7.2 YERİNE 8 ŞİDDETİNDE BİR DEPREM TÜRKİYEDE DAYANABİLECEK BİR BİNAMI VAR? PEKİ DİĞER DOĞAL AFETLERDE NASIL OLACAK.TSUNAMİNİN YOLUNU ZENGİN MAHALLESİNE GÖTÜRÜP ONLARADA BU ACIYI HİSSETTİRMEK GİBİ BOŞ VE İNSANLIK DIŞI BİR UYGULAMAYAMI GİDİLECEK?<br />
<br />
‘’Savaş ayrımsız bütün ocakları söndürürse (!), villalardan da şehit cenazeleri çıkar, ölüm insanları eşitlerse, işte o zaman “barış” herkes için anlam kazanır, kıymeti daha iyi anlaşılır.’’ BU NE ŞİMDİ? ZENGİN YADA FAKİR TÜM İNSANLAR ÖLECEĞİNİ BİLDİĞİ HALDE BAZILARININ HER TÜRLÜ SAHTEKARLIĞI, TERÖRİSTLİĞİ, HIRSIZLIĞI, MAFYALIĞI, KAÇAKÇILIĞI YAPMIYORMU?NE YAPARSAN YAP GİDECEĞİN YER ER VEYA GEÇ MEZARLIK.<br />
<br />
Hayatı anlamlı ve yaşanılır kılmak elimizde. Ne deprem ne savaş kaderimiz değildir. Yeter ki, bize kader diye gösterilen saçmalıkların farkına vardığımızı gösterip, kaldıralım başlarımızı, sıkalım yumruklarımızı, ayağa kalkalım ve haykıralım. Yoksulluk kaderimiz değildir.İYİ O ZAMAN.BUNU DEYİNCE YOKSULLUKTAN HERKES KURTULACAK,SAVAŞ OLMAYACAK,TERÖR BİTECEK,KAÇAKÇI BİR DAHA KAÇAKÇILIK YAPMAYACAK,HIRSIZDA HIRSIZLIKTAN VAZGEÇECEK, NE ŞEHİT OLUNACAK,NE DEPREM OLACAK,TSUNAMİ HİÇ OLMAYACAK NEDE ENKAZ ALTINDA KALINACAK.OH NE GÜZEL,ÇOK  KOLAYMIŞ. HADİ SIKIN YUMRUKLARI. KALKIN AYAĞA,HAYKIRALIM.’’YOKSULLUK KADERİMİZ DEĞİLDİRRRR’’ <br />
))))<br />
ÜZGÜNÜM DURUM BU.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Van Depremi ve Irkçılık]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=320</link>
			<pubDate>Wed, 26 Oct 2011 04:15:31 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=320</guid>
			<description><![CDATA[Van’da depremin ardından sosyal medyada büyük yardım seferberliği başlatılırken, <span style="font-weight: bold;">ATV ’de “Tatlı Sert” adlı programı sunan Müge Anlı</span> ırkçı söylemlerle kamuoyunun nefretini kazandı. <br />
<br />
Van’da çok sayıda yıkılan binanın enkazından insanlar kurtarılmaya çalışılırken, Anlı, sunduğu tv programında şu cümleleri kullandı: <span style="font-weight: bold;">“Önce taş at, polisi, askeri kuş gibi avla, sonra yardım iste. Herkes haddini bilsin.”</span> Anlı’nın bu sözleri kısa zamanda sosyal medyada yayıldı ve Anlı’nın istifa etmesi ya da ATV ’nin konuyla ilgili bir açıklama yapması istendi. Kısa zamanda çok sayıda kişi tarafından ATV müşteri hizmetlerinin telefonları paylaşıldı ve telefonlar kısa sürede kilitlendi. ATV yönetimi henüz bir açıklama yapmazken, Anlı hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesi’nce “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılamak”tan suç duyurusunda bulunulacağı belirtildi.<br />
<br />
23 Ekim günü Van'da meydana gelen deprem nedeniyle <span style="font-weight: bold;">Habertürk</span> özel yayınında gelişmeleri canlı yayında aktaran Duygu Canbaş <span style="font-weight: bold;">"Deprem her ne kadar Van'da da olsa hepimiz üzüldük"</span> dedi. Gelen tepkiler üzerine rejinin uyarısı sonucu Canbaş "Sözlerim yanlış anladıysa tüm izleyicilerden özür dilerim" dedi.. <br />
<br />
Burada Canbaş’ın kabahati sınırlı. Çünkü devleti yönetenler toplumu Kürtlere karşı öyle koşullandırıyorlar ki, medya patronları ve yöneticileri bu işlevde öylesine rol oynuyorlar ki, her gün, günde bilmem kaç kez bölücü alçaklar, hainler, kalleşler, elebaşılar diye söven bir TV spikerinin ya da habercisinin dilinden çıkan o küfürler, onun zihninde, bilinç üstünde ve altında gerçeğe dönüşüyor ve Van’dan deprem haberini alınca ilk zihinsel refleksi o insanların Kürtlüğü oluyor, Kürtlerin felakete uğramaları karşısında duyduğu üzüntüyü dile getiriyor: “Deprem her ne kadar Van’da olsa –yani ölenler, yaralananlar, yakınlarını, evlerini, dükkânlarını kaybedenler Kürt de olsalar—biz gene de üzüldük” diyor. <br />
<br />
Nasıl bir düzende yaşadığımızı, bu düzenin medyasının nasıl olduğunu, en önemlisi spikerlerinin, çalışanlarının beyinlerini bu denli yıkanmış olan TV kanallarının halkı ne ölçüde çarpık şekillendireceğini varın siz hesap edin.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Van’da depremin ardından sosyal medyada büyük yardım seferberliği başlatılırken, <span style="font-weight: bold;">ATV ’de “Tatlı Sert” adlı programı sunan Müge Anlı</span> ırkçı söylemlerle kamuoyunun nefretini kazandı. <br />
<br />
Van’da çok sayıda yıkılan binanın enkazından insanlar kurtarılmaya çalışılırken, Anlı, sunduğu tv programında şu cümleleri kullandı: <span style="font-weight: bold;">“Önce taş at, polisi, askeri kuş gibi avla, sonra yardım iste. Herkes haddini bilsin.”</span> Anlı’nın bu sözleri kısa zamanda sosyal medyada yayıldı ve Anlı’nın istifa etmesi ya da ATV ’nin konuyla ilgili bir açıklama yapması istendi. Kısa zamanda çok sayıda kişi tarafından ATV müşteri hizmetlerinin telefonları paylaşıldı ve telefonlar kısa sürede kilitlendi. ATV yönetimi henüz bir açıklama yapmazken, Anlı hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesi’nce “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılamak”tan suç duyurusunda bulunulacağı belirtildi.<br />
<br />
23 Ekim günü Van'da meydana gelen deprem nedeniyle <span style="font-weight: bold;">Habertürk</span> özel yayınında gelişmeleri canlı yayında aktaran Duygu Canbaş <span style="font-weight: bold;">"Deprem her ne kadar Van'da da olsa hepimiz üzüldük"</span> dedi. Gelen tepkiler üzerine rejinin uyarısı sonucu Canbaş "Sözlerim yanlış anladıysa tüm izleyicilerden özür dilerim" dedi.. <br />
<br />
Burada Canbaş’ın kabahati sınırlı. Çünkü devleti yönetenler toplumu Kürtlere karşı öyle koşullandırıyorlar ki, medya patronları ve yöneticileri bu işlevde öylesine rol oynuyorlar ki, her gün, günde bilmem kaç kez bölücü alçaklar, hainler, kalleşler, elebaşılar diye söven bir TV spikerinin ya da habercisinin dilinden çıkan o küfürler, onun zihninde, bilinç üstünde ve altında gerçeğe dönüşüyor ve Van’dan deprem haberini alınca ilk zihinsel refleksi o insanların Kürtlüğü oluyor, Kürtlerin felakete uğramaları karşısında duyduğu üzüntüyü dile getiriyor: “Deprem her ne kadar Van’da olsa –yani ölenler, yaralananlar, yakınlarını, evlerini, dükkânlarını kaybedenler Kürt de olsalar—biz gene de üzüldük” diyor. <br />
<br />
Nasıl bir düzende yaşadığımızı, bu düzenin medyasının nasıl olduğunu, en önemlisi spikerlerinin, çalışanlarının beyinlerini bu denli yıkanmış olan TV kanallarının halkı ne ölçüde çarpık şekillendireceğini varın siz hesap edin.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Blok, kongre hareketine dönüşüyor.]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=319</link>
			<pubDate>Mon, 03 Oct 2011 05:50:04 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=319</guid>
			<description><![CDATA[BLOK, KONGRE HAREKETİNE DÖNÜŞÜYOR<br />
Halklardan, ezilenlerden, yok sayılanlardan, emekten, özgürlükten, doğadan, eşitlikten, barıştan ve demokrasiden yana olanlar gerçek bir alternatif yaratmak için örgütleniyor.<br />
BDP’nin desteklediği Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku olarak, 12 Haziran genel seçimlerinde kazandığımız büyük başarıyı daha yaygın ve kalıcı bir niteliğe kavuşturmak için, seçim döneminde ortaya koyduğumuz hedeflere uygun olarak halk inisiyatifleri üzerinde yükselen güçlü bir demokratik halk seçeneği inşa etmek üzere harekete geçiyoruz. <br />
TBMM’de 35 milletvekiliyle temsil edilen Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku, şimdi yeni katılımlarla büyüyerek bir Kongre hareketine dönüşüyor. <br />
Hedefimiz, emek, özgürlük, eşitlik, barış ve demokrasi güçlerinin toplumsal mücadelelerine siyasal bir bağlam kazandıracak bir Kongre yoluyla, baskı ve sömürüye dayalı mevcut iki kutuplu siyasal rejime karşı toplumsal ve politik bir seçenek yaratmak, parlamenter demokratik mücadeleleri ve halk hareketlerini bu toplumsal temele dayanarak büyütmek.<br />
Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku’nun bileşenleri olarak toplumsal, politik, ekonomik haklar; inançlar, kültürel kimlikler, toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik ve yönelimlerin hakları için ve yeryüzünün ve doğanın yıkımını durdurmak amacıyla mücadele eden parti, hareket ve güçlerin sözcüleri ile ortak bir mücadele zemininde buluşuyoruz.<br />
Kongre çalışmalarımız BDP-Blok milletvekilleri Gültan Kışanak, Levent Tüzel, Sebahat Tuncel, Sırrı Süreyya Önder ve Ertuğrul Kürkçü’nün yer aldığı bir koordinasyonun çağrısıyla başlatılmıştı.<br />
İstanbul’da, 20 Ağustos 2011’de düzenlediğimiz toplantının ardından Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku’nun bileşenleri olan siyasi parti ve grupların* yanı sıra, sendika, emek ve meslek odaları temsilcileri, sosyalistler, demokratlar, devrimciler, yeşiller, anarşistler, feministler, savaş karşıtları; kadın hareketlerinin, LGBT örgütlerinin, çevre ve ekoloji mücadelelerinin, engellilerin, Alevi dernek ve oluşumlarının, Ermeni, Süryani, Çerkes, Gürcü, Laz ve Arap çevrelerinin temsilcileri ile kanaat önderleri, aydın ve akademisyenler olarak, yerellerden başlayarak örgütlenecek bir Kongre’nin toplanması için harekete geçmeye karar verdik.<br />
20 Ağustos’ta yaptığımız toplantıda siyasal süreci de değerlendirdik. Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmek istendiği bu süreçte, Türkiye’de savaş politikalarının ön plana çıkartılmasının bir tesadüf olmadığı belirtilerek şu görüşler dile getirildi: <br />
“Böylesi bir süreçte, Türkiye’nin tüm renklerinin ve barıştan, özgür, eşit bir yaşamdan yana olan tüm demokrasi güçlerinin, Kongre’de bir araya gelmesi, Türkiye’yi iç savaşa sürüklemek isteyen politikalara karşı verilebilecek en anlamlı yanıt olacaktır. <br />
Bizler Türkiye’nin demokratik direniş güçleri olarak, AKP hükümetinin Kürt halkının demokratik taleplerini şiddet politikaları ile bastırmasına ve Türkiye’yi bir iç savaşa sürüklenmesine seyirci kalmayacağız. Gücümüz, emeğimiz, sözümüz her zaman savaşın karşısında, barışın yanında olacaktır.”<br />
Kongre’nin politikalarını bir parti ile devam ettirmek girişimimizin hedefleri arasında bulunuyor. Ancak önceliğin Kongre’de olması, Parti oluşumunun Kongre kararlarını takip etmesini öngörüyoruz. <br />
Türkiye’nin her yerinden, 20 bölge esasına göre seçilecek 600 delegeden oluşmasını planladığımız Kongre’yi Ekim ayında toplamayı amaçlıyoruz.<br />
Hazırlık Kurulumuz, Kongre delegasyonlarının oluşturulması amacıyla illerde ve bölgelerde çalışmak üzere bayram sonrası yola çıkıyor.<br />
KONGRE HAZIRLIK GRUBU, 26 Ağustos 2011<br />
<br />
* Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bileşenleri: Barış ve Demokrasi Partisi, Demokrasi ve Özgürlük Hareketi, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi, Emek Partisi, Eşitlik ve Demokrasi Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, İşçilerin Sosyalist Partisi, Hak ve Özgürlükler Partisi, Kaldıraç, Köz, Sosyalist Birlik Hareketi, Sosyalist Dayanışma Platformu, Sosyalist Demokrasi Partisi, Sosyalist Gelecek Parti Hareketi, Toplumsal Özgürlük Platformu, Türkiye Gerçeği, Yeşiller Partisi. (Ayrıca Özgürlük ve Dayanışma Partisi ile Halkevleri süreci gözlemci olarak izlemektedir.)<br />
<br />
(Bölge toplantıları tamamlanmıştır. Kongrenin TÜRKİYE TOPLANTISI 15-16 Ekim tarihinde Ankara'da yapılacaktır.)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[BLOK, KONGRE HAREKETİNE DÖNÜŞÜYOR<br />
Halklardan, ezilenlerden, yok sayılanlardan, emekten, özgürlükten, doğadan, eşitlikten, barıştan ve demokrasiden yana olanlar gerçek bir alternatif yaratmak için örgütleniyor.<br />
BDP’nin desteklediği Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku olarak, 12 Haziran genel seçimlerinde kazandığımız büyük başarıyı daha yaygın ve kalıcı bir niteliğe kavuşturmak için, seçim döneminde ortaya koyduğumuz hedeflere uygun olarak halk inisiyatifleri üzerinde yükselen güçlü bir demokratik halk seçeneği inşa etmek üzere harekete geçiyoruz. <br />
TBMM’de 35 milletvekiliyle temsil edilen Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku, şimdi yeni katılımlarla büyüyerek bir Kongre hareketine dönüşüyor. <br />
Hedefimiz, emek, özgürlük, eşitlik, barış ve demokrasi güçlerinin toplumsal mücadelelerine siyasal bir bağlam kazandıracak bir Kongre yoluyla, baskı ve sömürüye dayalı mevcut iki kutuplu siyasal rejime karşı toplumsal ve politik bir seçenek yaratmak, parlamenter demokratik mücadeleleri ve halk hareketlerini bu toplumsal temele dayanarak büyütmek.<br />
Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku’nun bileşenleri olarak toplumsal, politik, ekonomik haklar; inançlar, kültürel kimlikler, toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik ve yönelimlerin hakları için ve yeryüzünün ve doğanın yıkımını durdurmak amacıyla mücadele eden parti, hareket ve güçlerin sözcüleri ile ortak bir mücadele zemininde buluşuyoruz.<br />
Kongre çalışmalarımız BDP-Blok milletvekilleri Gültan Kışanak, Levent Tüzel, Sebahat Tuncel, Sırrı Süreyya Önder ve Ertuğrul Kürkçü’nün yer aldığı bir koordinasyonun çağrısıyla başlatılmıştı.<br />
İstanbul’da, 20 Ağustos 2011’de düzenlediğimiz toplantının ardından Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku’nun bileşenleri olan siyasi parti ve grupların* yanı sıra, sendika, emek ve meslek odaları temsilcileri, sosyalistler, demokratlar, devrimciler, yeşiller, anarşistler, feministler, savaş karşıtları; kadın hareketlerinin, LGBT örgütlerinin, çevre ve ekoloji mücadelelerinin, engellilerin, Alevi dernek ve oluşumlarının, Ermeni, Süryani, Çerkes, Gürcü, Laz ve Arap çevrelerinin temsilcileri ile kanaat önderleri, aydın ve akademisyenler olarak, yerellerden başlayarak örgütlenecek bir Kongre’nin toplanması için harekete geçmeye karar verdik.<br />
20 Ağustos’ta yaptığımız toplantıda siyasal süreci de değerlendirdik. Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmek istendiği bu süreçte, Türkiye’de savaş politikalarının ön plana çıkartılmasının bir tesadüf olmadığı belirtilerek şu görüşler dile getirildi: <br />
“Böylesi bir süreçte, Türkiye’nin tüm renklerinin ve barıştan, özgür, eşit bir yaşamdan yana olan tüm demokrasi güçlerinin, Kongre’de bir araya gelmesi, Türkiye’yi iç savaşa sürüklemek isteyen politikalara karşı verilebilecek en anlamlı yanıt olacaktır. <br />
Bizler Türkiye’nin demokratik direniş güçleri olarak, AKP hükümetinin Kürt halkının demokratik taleplerini şiddet politikaları ile bastırmasına ve Türkiye’yi bir iç savaşa sürüklenmesine seyirci kalmayacağız. Gücümüz, emeğimiz, sözümüz her zaman savaşın karşısında, barışın yanında olacaktır.”<br />
Kongre’nin politikalarını bir parti ile devam ettirmek girişimimizin hedefleri arasında bulunuyor. Ancak önceliğin Kongre’de olması, Parti oluşumunun Kongre kararlarını takip etmesini öngörüyoruz. <br />
Türkiye’nin her yerinden, 20 bölge esasına göre seçilecek 600 delegeden oluşmasını planladığımız Kongre’yi Ekim ayında toplamayı amaçlıyoruz.<br />
Hazırlık Kurulumuz, Kongre delegasyonlarının oluşturulması amacıyla illerde ve bölgelerde çalışmak üzere bayram sonrası yola çıkıyor.<br />
KONGRE HAZIRLIK GRUBU, 26 Ağustos 2011<br />
<br />
* Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bileşenleri: Barış ve Demokrasi Partisi, Demokrasi ve Özgürlük Hareketi, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi, Emek Partisi, Eşitlik ve Demokrasi Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, İşçilerin Sosyalist Partisi, Hak ve Özgürlükler Partisi, Kaldıraç, Köz, Sosyalist Birlik Hareketi, Sosyalist Dayanışma Platformu, Sosyalist Demokrasi Partisi, Sosyalist Gelecek Parti Hareketi, Toplumsal Özgürlük Platformu, Türkiye Gerçeği, Yeşiller Partisi. (Ayrıca Özgürlük ve Dayanışma Partisi ile Halkevleri süreci gözlemci olarak izlemektedir.)<br />
<br />
(Bölge toplantıları tamamlanmıştır. Kongrenin TÜRKİYE TOPLANTISI 15-16 Ekim tarihinde Ankara'da yapılacaktır.)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KARDEŞ KAVGASINA NİHAYET OLSUN!..]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=318</link>
			<pubDate>Tue, 27 Sep 2011 19:47:24 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=318</guid>
			<description><![CDATA[KARDEŞ KAVGASINA NİHAYET OLSUN!..<br />
<br />
Bizim siyasetçiler, siyasal iktidarı ele geçirip hükümete baş olunca aklını kaybetmiş gibi aklı beynine zarar veriyor. Nasıl oluyorsa hepsi de birbirinin tekrarı gibi otuz yıldır dön dolaş “kirmen beygiri” gibi hep aynı yere geliyorlar. İlk çıkışlarında demokrasi ve özgürlük rehberleri olurken, geldikleri yer önce otoriterlikten sonra bir çeşit totaliterliğe dönüş oluyor.<br />
Kürt sorununda gidilen belirsiz yolun sonu dün de öyleydi, bugün de böyle, yarın da yine aynı. Ömür biter kürt sorunu bitmez. Dün dündür, dün ise bugün. Dün ile bugün arasında milim şaşma yok.Yine kan, yine acı, yine ölüm. Yaşamayı ve yaşatmayı bilmeyenler ölüm üretir. Yok etme üzerine kurulan düzen, gün gelir kendi kendisini de yok eder. Başkasının acısına ortak olmayan, kendi acısında yalnız kalır. “El elin ölüsüne tey tey diye ağlar.” Kürdün özgürlüğü Türkün, Türkün özgürlüğü Kürdün özgürlüğünün güvencesidir. Toplumsal güvenliğimiz herkesin eşitliğinde ve özgürlüğündedir. Özgürlük yoksa esaret toplumsallaşır.<br />
Ortalığı toz duman kaplamış. Göz gözü görmüyor. Her yer kan kokusu, siyasetse barut fıçısı. Kurşunlarsa serseri mayın. Adres sormadan körü körüne, masum hedefine yürümekte. Bugün ona, yarın sana, öbür gün hepimize. Siyaset devre dışı. Militarizm yeniden egemen. Sınır ötesine kara harekatı için teskere TBMM'den yola çıkmak üzere, F16'lar kandil semalarında metre kare hesabı bomba döşemekte. Başbakan osmanlı hülyalarında ayakları yerden keşilmiş imparatorluk derdinde. Tunus, Mısır, Libya, Suriye'ye demokrasi, Kürtlere ve Türklere hastirokrasi. Başbakan, kendi gözündeki merteği görmemekte elin gözündeki çöpe el sürmekte. Ortadoğunun yeni düzeninde, ağababalarının desturiyle liderlik kovalamakta. Muhalefet ise tatilde zihniyse siyasete dönememiş, ara sıra usangaç görüntü vermekte. Toplumsal muhalefet dersen ne edeceğini, ne yapacağını bilememekte.<br />
Türkler ve Kürtler hergün ölmekte ve öldürmekte. Ölenler neden ve niçin, öldürense neden öldürdüğünü bilememekte. Ölmek ve öldürmek konusunda herkes ustalaşmakta ve uzlaşmakta. Ölüm kutsanmakta, yaşam ise sıradanlaşmakta.<br />
Bu ülkedeki en mutlu kişi ölmesini ve öldürmesini bilendir. Bütün ülke buna inanmış, bir inanmış, yaşamak adına öldürmek (!) mutluluk olmuş. İnsanlar el ele tutuşmuş, birlik olmuş hayat zehir olmuş. O güzelim şarkının dizeleri mazoşist ruhlu hasta insanların diliyle tersine dönmekte.<br />
Dağdan düz ovaya siyaset için inemeyenler. Dağın kan ve barut kokusunu şehirlere taşırma kararı almakta. Kendini bilmez “kör terör” hedef gözetmeden avını kovalamakta. Bütün toplum hedef tahtasına konmakta. Bu hengamede halkının hakkına önderlik edenler ölüm listelerinde tasnif edememekte, plaka karışıklığında kalleş pusularda kendi halkının yaşam dolu güzel kızlarına gelinlik yerine kefen giydirmekte. Halkımız İzlediği haber bültenlerinde ölümün soğuk yüzü ile ürperirken, hiç bize uğramaz aldırmazlığın çaresizliğinde sırasını beklemekte, sonrasında ise aldırmaz monoton yaşantısında debelenmekte, gününü gün etmekte.<br />
Bügüne kadar dağda süren çatışmalar iki tarafın savaşı olup dağda gözlerden ırak sürerken, şimdi kentlere yerleşen adresli-adressiz “kör terörün” aymazlığında toplumsallaşıp her vatandaşın kabusu olmakta.<br />
Muhtemeldir ki, çözümsüzlükten kurtulamayan Kürt Sorunu biçim değiştirip “tedhişçilikle” çıkış yolu arıyor. Terörü bölge dışına taşırarak Türkiyelileştirerek toplumsallaştırıyor. Savaşın coğrafyasında bölge halkının yaşadığı acılar, ölümler batının kayıtsız, mutlu (!) kör yaşantısında aldırmaz meşruiyet buluyor.<br />
Batıya yönelen ölümler, batının terörden azade yaşantısına çöreklenip, köşe başında, çöp konteynırında, alışveriş merkezinde, otobüs durağında avını beklerken gayri meşruiyete dönüşüyor. Doğallıktan arınmayan her ölümün, ama her ölümün gayri meşruluğu her iki taraf için de unutuluyor. Kendi ölülerine meşruiyet arayanlar, karşı tarafın ölülerinde gayri meşruiyet bulup güya haklılığını pekiştiriyor.<br />
En büyük yılgınlık ve korku, insanın kendisi gibi canlı bir insanın ölümüne şahit olduğu tanıklıktır. Bir insanın ölümüne tanıklık eden kişi bir daha iflah olmaz. O anlar hayatından ömür boyu silinmez. Onunla birlikte yaşar. Ölümler yanıbaşlarımıza, gündelik hayatımızın içine taşındığında, sokaklar boşalır rutin yaşam sona erer.<br />
Kentlere “terörün” gölgesinde kan ve ölüm bulaştığında, kimse sokağa çıkamaz. Sanki her sokak, her cadde, adım attığınız her yer mayınlı bir tarladır. Başkalarının ölümünü duymak kolaydır da, kendi ölümüne yürüdüğünü hissetmek, ya da en yakınını kaybetmek her gün ölüp ölüp dirilmektir. Sokaklarında ölüm ve barut kokan bir ülkede insanlar devlet güvencesine rağmen aklen, fiziken ve psikolojik olarak teslim alınır. Yaşam çekilmez hale dönüşür.<br />
Batıya göç eden “terör” batının vurdumduymaz halinden sonuç üretmeye kalktığında, çözümüne önderlik ettiği halka da en büyük zararı kendisi verir. Böylece batı, sorunun “terör realitesine” ortaklık etse de sorunun çözümüne katkı vermez. Tedhişte sınır tanımayan karşıt tedhişçileri yaratır. Sonrası içinden çıkılmaz bir “iç savaş” ve kana kan intikam halidir.<br />
Aklı selim düşünen her insan, yaşanması muhtemel acıları önceden hissedip ona göre tavır takınmalıdır. Sonradan vah-tüh çaresizliğinde vicdanlar aklanamaz. En başta da siyasetçiler. Başbakan, bakanlar ve TBMM'de siyaset üreten her parti, hamaset siyasetiyle vatan, bayrak demogojileriyle kanın meşruluğunda oy devşirmeciliği bırakmalıdır.<br />
Bitlis'de ölen askerlerin durumu savaşın gayri meşruluğunu görmeyen gözlere sokuyor. Kimi İzmir'li, kimi Mardin'li, kimi Antalya'lı, kimi Şırnak'lı, kimi Sinop'lu, kimi ise Konya'lı... Bu çocukların etnisiteleri farklı ama kaderleri aynı. Kurşun adres sorsa da sormasa da kan döküyor, gencecik yaşam dolu canlar alıyor.<br />
Savaş hayatımızın her alanına yayılmadan hemen çözüm için müzakereler başlamalıdır.<br />
PKK silahları koşulsuz sustursun. Devletin operasyonları son bulsun. Koster düzelsin, hava muhalefet etmesin Öcalan ile görüşmeler yeniden başlasın. Öcalan barış sürecinde yeniden aktif görev alsın.<br />
Başbakan tahrik edici sözlerden arınsın, BDP'ye samimi, içten TBMM'ye dönün çağrısı yapsın. Çözüme odaklanıp, somut önerilerle BDP ile görüşmeler başlasın. Başta başbakanın her sözüne mal bulmuş mağribi gibi sarılan, başbakana gaz verip, çözümsüzlüğü pekiştiren yanlı kalemşörler, empati yüklü yazılar yazıp çelişkinin iki yanınıda aydınlatsın. Aydınlar, sendikalar, STÖ'ler, halk barış için alanlara çıksın. Gür seslerle ortalığı barış çığlıkları ile çınlatsın.<br />
BDP kendisini yalnızlaştırıp meşru siyasetten çözümsüzlüğe savuracak olan TBMM'ye gitmeme boykotuna son versin. Müzakereleri bir boyutuyla TBMM'de sokakta halkın içinde, legal siyaset arenasında güçlü bir şekilde sürdürülsün.<br />
Yeter artık!.. Barış güllerinin açtığı bir memleketimiz olsun. Barışa yürüyüşümüz bu kez son bulsun. Savaş ve ölüm değil, yaşam ve yaşatmak politikası temel hedefimiz olsun. Kardeş kavgasına artık bir nihayet olsun.<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KARDEŞ KAVGASINA NİHAYET OLSUN!..<br />
<br />
Bizim siyasetçiler, siyasal iktidarı ele geçirip hükümete baş olunca aklını kaybetmiş gibi aklı beynine zarar veriyor. Nasıl oluyorsa hepsi de birbirinin tekrarı gibi otuz yıldır dön dolaş “kirmen beygiri” gibi hep aynı yere geliyorlar. İlk çıkışlarında demokrasi ve özgürlük rehberleri olurken, geldikleri yer önce otoriterlikten sonra bir çeşit totaliterliğe dönüş oluyor.<br />
Kürt sorununda gidilen belirsiz yolun sonu dün de öyleydi, bugün de böyle, yarın da yine aynı. Ömür biter kürt sorunu bitmez. Dün dündür, dün ise bugün. Dün ile bugün arasında milim şaşma yok.Yine kan, yine acı, yine ölüm. Yaşamayı ve yaşatmayı bilmeyenler ölüm üretir. Yok etme üzerine kurulan düzen, gün gelir kendi kendisini de yok eder. Başkasının acısına ortak olmayan, kendi acısında yalnız kalır. “El elin ölüsüne tey tey diye ağlar.” Kürdün özgürlüğü Türkün, Türkün özgürlüğü Kürdün özgürlüğünün güvencesidir. Toplumsal güvenliğimiz herkesin eşitliğinde ve özgürlüğündedir. Özgürlük yoksa esaret toplumsallaşır.<br />
Ortalığı toz duman kaplamış. Göz gözü görmüyor. Her yer kan kokusu, siyasetse barut fıçısı. Kurşunlarsa serseri mayın. Adres sormadan körü körüne, masum hedefine yürümekte. Bugün ona, yarın sana, öbür gün hepimize. Siyaset devre dışı. Militarizm yeniden egemen. Sınır ötesine kara harekatı için teskere TBMM'den yola çıkmak üzere, F16'lar kandil semalarında metre kare hesabı bomba döşemekte. Başbakan osmanlı hülyalarında ayakları yerden keşilmiş imparatorluk derdinde. Tunus, Mısır, Libya, Suriye'ye demokrasi, Kürtlere ve Türklere hastirokrasi. Başbakan, kendi gözündeki merteği görmemekte elin gözündeki çöpe el sürmekte. Ortadoğunun yeni düzeninde, ağababalarının desturiyle liderlik kovalamakta. Muhalefet ise tatilde zihniyse siyasete dönememiş, ara sıra usangaç görüntü vermekte. Toplumsal muhalefet dersen ne edeceğini, ne yapacağını bilememekte.<br />
Türkler ve Kürtler hergün ölmekte ve öldürmekte. Ölenler neden ve niçin, öldürense neden öldürdüğünü bilememekte. Ölmek ve öldürmek konusunda herkes ustalaşmakta ve uzlaşmakta. Ölüm kutsanmakta, yaşam ise sıradanlaşmakta.<br />
Bu ülkedeki en mutlu kişi ölmesini ve öldürmesini bilendir. Bütün ülke buna inanmış, bir inanmış, yaşamak adına öldürmek (!) mutluluk olmuş. İnsanlar el ele tutuşmuş, birlik olmuş hayat zehir olmuş. O güzelim şarkının dizeleri mazoşist ruhlu hasta insanların diliyle tersine dönmekte.<br />
Dağdan düz ovaya siyaset için inemeyenler. Dağın kan ve barut kokusunu şehirlere taşırma kararı almakta. Kendini bilmez “kör terör” hedef gözetmeden avını kovalamakta. Bütün toplum hedef tahtasına konmakta. Bu hengamede halkının hakkına önderlik edenler ölüm listelerinde tasnif edememekte, plaka karışıklığında kalleş pusularda kendi halkının yaşam dolu güzel kızlarına gelinlik yerine kefen giydirmekte. Halkımız İzlediği haber bültenlerinde ölümün soğuk yüzü ile ürperirken, hiç bize uğramaz aldırmazlığın çaresizliğinde sırasını beklemekte, sonrasında ise aldırmaz monoton yaşantısında debelenmekte, gününü gün etmekte.<br />
Bügüne kadar dağda süren çatışmalar iki tarafın savaşı olup dağda gözlerden ırak sürerken, şimdi kentlere yerleşen adresli-adressiz “kör terörün” aymazlığında toplumsallaşıp her vatandaşın kabusu olmakta.<br />
Muhtemeldir ki, çözümsüzlükten kurtulamayan Kürt Sorunu biçim değiştirip “tedhişçilikle” çıkış yolu arıyor. Terörü bölge dışına taşırarak Türkiyelileştirerek toplumsallaştırıyor. Savaşın coğrafyasında bölge halkının yaşadığı acılar, ölümler batının kayıtsız, mutlu (!) kör yaşantısında aldırmaz meşruiyet buluyor.<br />
Batıya yönelen ölümler, batının terörden azade yaşantısına çöreklenip, köşe başında, çöp konteynırında, alışveriş merkezinde, otobüs durağında avını beklerken gayri meşruiyete dönüşüyor. Doğallıktan arınmayan her ölümün, ama her ölümün gayri meşruluğu her iki taraf için de unutuluyor. Kendi ölülerine meşruiyet arayanlar, karşı tarafın ölülerinde gayri meşruiyet bulup güya haklılığını pekiştiriyor.<br />
En büyük yılgınlık ve korku, insanın kendisi gibi canlı bir insanın ölümüne şahit olduğu tanıklıktır. Bir insanın ölümüne tanıklık eden kişi bir daha iflah olmaz. O anlar hayatından ömür boyu silinmez. Onunla birlikte yaşar. Ölümler yanıbaşlarımıza, gündelik hayatımızın içine taşındığında, sokaklar boşalır rutin yaşam sona erer.<br />
Kentlere “terörün” gölgesinde kan ve ölüm bulaştığında, kimse sokağa çıkamaz. Sanki her sokak, her cadde, adım attığınız her yer mayınlı bir tarladır. Başkalarının ölümünü duymak kolaydır da, kendi ölümüne yürüdüğünü hissetmek, ya da en yakınını kaybetmek her gün ölüp ölüp dirilmektir. Sokaklarında ölüm ve barut kokan bir ülkede insanlar devlet güvencesine rağmen aklen, fiziken ve psikolojik olarak teslim alınır. Yaşam çekilmez hale dönüşür.<br />
Batıya göç eden “terör” batının vurdumduymaz halinden sonuç üretmeye kalktığında, çözümüne önderlik ettiği halka da en büyük zararı kendisi verir. Böylece batı, sorunun “terör realitesine” ortaklık etse de sorunun çözümüne katkı vermez. Tedhişte sınır tanımayan karşıt tedhişçileri yaratır. Sonrası içinden çıkılmaz bir “iç savaş” ve kana kan intikam halidir.<br />
Aklı selim düşünen her insan, yaşanması muhtemel acıları önceden hissedip ona göre tavır takınmalıdır. Sonradan vah-tüh çaresizliğinde vicdanlar aklanamaz. En başta da siyasetçiler. Başbakan, bakanlar ve TBMM'de siyaset üreten her parti, hamaset siyasetiyle vatan, bayrak demogojileriyle kanın meşruluğunda oy devşirmeciliği bırakmalıdır.<br />
Bitlis'de ölen askerlerin durumu savaşın gayri meşruluğunu görmeyen gözlere sokuyor. Kimi İzmir'li, kimi Mardin'li, kimi Antalya'lı, kimi Şırnak'lı, kimi Sinop'lu, kimi ise Konya'lı... Bu çocukların etnisiteleri farklı ama kaderleri aynı. Kurşun adres sorsa da sormasa da kan döküyor, gencecik yaşam dolu canlar alıyor.<br />
Savaş hayatımızın her alanına yayılmadan hemen çözüm için müzakereler başlamalıdır.<br />
PKK silahları koşulsuz sustursun. Devletin operasyonları son bulsun. Koster düzelsin, hava muhalefet etmesin Öcalan ile görüşmeler yeniden başlasın. Öcalan barış sürecinde yeniden aktif görev alsın.<br />
Başbakan tahrik edici sözlerden arınsın, BDP'ye samimi, içten TBMM'ye dönün çağrısı yapsın. Çözüme odaklanıp, somut önerilerle BDP ile görüşmeler başlasın. Başta başbakanın her sözüne mal bulmuş mağribi gibi sarılan, başbakana gaz verip, çözümsüzlüğü pekiştiren yanlı kalemşörler, empati yüklü yazılar yazıp çelişkinin iki yanınıda aydınlatsın. Aydınlar, sendikalar, STÖ'ler, halk barış için alanlara çıksın. Gür seslerle ortalığı barış çığlıkları ile çınlatsın.<br />
BDP kendisini yalnızlaştırıp meşru siyasetten çözümsüzlüğe savuracak olan TBMM'ye gitmeme boykotuna son versin. Müzakereleri bir boyutuyla TBMM'de sokakta halkın içinde, legal siyaset arenasında güçlü bir şekilde sürdürülsün.<br />
Yeter artık!.. Barış güllerinin açtığı bir memleketimiz olsun. Barışa yürüyüşümüz bu kez son bulsun. Savaş ve ölüm değil, yaşam ve yaşatmak politikası temel hedefimiz olsun. Kardeş kavgasına artık bir nihayet olsun.<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BAŞBAKANA MEKTUP!..]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=317</link>
			<pubDate>Fri, 26 Aug 2011 09:25:02 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=317</guid>
			<description><![CDATA[BAŞBAKANA MEKTUP!..<br />
<br />
Sayın başbakan,<br />
<br />
Anlaşılıyor ki, çok kızgınsınız.<br />
<br />
“Kürt sorunu benim sorunumdur. Bedeli ne olursa olsun bu sorunu çözeceğiz. İlahiyane bu sorunla mı yaşayacağız?” demenizden kısa bir süre sonra, sorunu daha kanlı ve içinden çıkılmaz bir sürece dönüştürmek üzeresiniz.<br />
<br />
Hiç kimsenin onaylamadığı ve barış sürecine sekte vurduğu kuşku götürmez PKK saldırılarını bahane edip, bir süredir hep sinirli ve kızgın halinize toplumsal bir meşruiyet bularak, “bıçak kemiğe dayandı” dediniz. Sınır ötesi operasyonları yeniden başlattınız. Otuz yılda onlarca kez denenmiş ama hepsi de yeni acılar yaratmak dışında sonuçsuz kalmış, halkları birbirine düşman eden beyhude çabayı tekrarlıyorsunuz.<br />
<br />
Sayın Başbakan, lütfen yanlış anlamayın, siz berberde, kahvede sohbet edip, “ah ben başbakan olsam memleketi bir kaç ayda teröristlerden temizlerim” diyen, gaza getirilmiş bir vatandaş değilsiniz. Siz bir devlet adamısınız, bu ülkenin Başbakanısınız. Siz sinirlenseniz de sağduyuyu kaybetmeden, serinkanlı düşünmek zorundasınız. Maalesef bulunduğunuz konum sinirlenme hakkınızı ortadan kaldırıyor. Sizin duygularınız da sinirleriniz de çelikten bir irade gerektirir. Çünkü; sizin her sözünüz, sinirli her kalkışmanız, öfkeli her bağırışınız, toplumu kutuplaştırıyor. Türk ve Kürt gençlerinin ölümüne davetiye çıkarıyor.<br />
<br />
Bu nedenle size, sizin tabirinizle “van minüt” diyorum ve düşünmeye davet ediyorum.<br />
<br />
Çok haklı olarak Davos'ta Şimon Perez'e “siz öldürmesini çok iyi bilirsiniz” deyip zalime haddini bildirip, mazluma sahip çıktığınızda nasıl da gururlanmıştık. Şimdi, dönüp birilerinin size benzer sözler söylemesi inanın ki, bizleri çok üzer. Sınır ötesi operasyonlarda, köylerin boşaltıldığı, ormanların yakıldığı, masum sivillerin öldürüldüğü dünya ajanslarına çoktan düştü bile.<br />
<br />
Sayın Başbakan, belli ki, çok iyi bir babasınız. Eşiniz de çok iyi bir anne. Zaman zaman toplum, duygulu ve duyarlı tavırlarınıza tanıklık ediyor. Çocuklarınızın dünyaya geldiği zamanları düşünün. O zaman bu ülkenin Başbakanı olma ihtimaliniz aklınızın ucunda bile yoktu. Muhtemeldir ki, sizin çocuklarınızın dünyaya geldiği zamanlarda da bu savaş devam ediyordu. Halen de derinleşerek devam etmekte. Sanırım oğlunuz y i r m i b i r gün, savaştan uzak bir ilde, korumalar eşliğinde askerlik yaptı. Asker yolu beklemenin, bir baba olarak, özellikle güzel ülkemizin bu savaş halinde nasıl kahredici bir ruh hali yarattığını bilirsiniz. Her şehit haberinde, askerlerimizin ana-babalarının yüreği avucunda, biçare halde bekleştiklerine tanık olmuşsunuzdur.<br />
<br />
Madalyonun öteki yüzünü başbakan olmadan önce siz de dile getirmiştiniz. Tarihte hep acılar yaşamış, insan yerine konulmamış, dili, kimliği, kişiliği dumura uğramış, katliamlardan geçirilmiş, ölümlerden ölüme, işkencelerden işkenceye maruz kalmış, köy meydanlarında çocuklarının gözü önünde insan dışkısı yedirilmiş, cezaevlerinde insanlıktan çıkarılmış, son çare olarak dağa çıkmış, Kürt gençlerinin de anne ve babaları var. İnanın bana hepimizin çocuklarımıza gösterdiği koruma güdüsünün aynısı onlarda da mevcut. "Bıçak kemiğe dayandı" demeden önce, onların asit kuyularında, faili meçhullerde, toplu mezarlarda, bıçağın dayanacağı kemiklerinin bile kalmadığını, çürüdüğünü yok olduğunu, empati yaparak düşünmenizi rica ediyorum. Bakın dağdaki çocuklarını ana refleksiyle korumak üzere kendilerini canlı kalkan yapmak üzere yola çıkıp, Çukurca'da askerlerimizin şehit edildiği yere gidip beyaz yazmalarını atıp barış diye haykırıyorlar. Türk anaları da benzer bir davranış gösterse bu savaş daha fazla sürmez inanın.<br />
<br />
Kürtlerin çocukları peyderpey dağdan inmeye hazırlanırken, yaralı ülkeme “barış geliyor" diye nasıl da sevinmiştik. Ne oldu da gelenleri tutukladınız. Hem de hiçbir eyleme kalkışmamış, barışa katkı için gelmiş insanları önce aklayıp serbest bırakıp, sonra tutuklamak hangi aklın ürünüdür? Ya öbürleri, bakın bunu söylemeye bile imtina ediyorum. Çekinerek söylüyorum.“Terörle arasına mesafe koymayan herkes bedelini en ağır şekilde ödeyecek!” sözünüzün arkasında yatan nedir? Peki resmi tezlerde, “terörist”, “eşkiya” öldürülmeleri, telef edilmeleri “meşru” görülen, devlete başkaldırmış “bölücü hainler” diye geçenleri nasıl indireceksiniz dağdan? Öldürerek mi indirmeyi düşünüyorsunuz hepsini?<br />
<br />
Sakin sakin bir düşünün, her türlü provakasyona rağmen, bir daha siyaseten geleceğiniz olmasa bile, sorunun çözümünde kararlılıkla devam etseydiniz, bütün çocuklarımızın babası olma yolunu seçseydiniz, bugün başka bir atmosferi yaşıyor olurduk. Sizin bir sözünüz ile nasıl sınır ötesi operasyonlar başlıyorsa, bir kararlı sözünüzle barış yolu devam edebilirdi. Hamaset dilinin esiri olmayın lütfen. Siyasal ikbaliniz barış ile sona erecek ise varsın sona ersin. Savaşın başkomutanı olmaktansa, barışın mimarı olarak tarihe geçmek daha yeğdir. Barış tacı, saltanat tacıyla kıyaslanamayacak kadar değerlidir. Kanın sıçradığı ülkemin her toprağında, bundan daha onurlu bir paye olamaz.<br />
<br />
Sayın Başbakan, son günlerdeki çıkışlarınız bütün ileri demokrasi makyajlarını döküyor. Saklambaç oyununda sobelenen çocuklar gibi sobeleniyorsunuz. Demokrat, duygu yüklü, haksızlıklar karşısında susmayı reddeden, gerektiğinde iki gözü iki çeşme ayğlayan, hak yemez (!) Bülent Arınç, şahin bakışlı çıkışları ile sobelenmedi mi? Hani Türkiye askeri vesayetten arınıyor ileri demokrasiye geçiyorduk? Yeni bir anayasa hazırlayıp, başta Kürt Sorunu olmak üzere sorunlarımızı çözüme kavuşturacaktık? Ne oldu ileri demokrasinize? Terörle mücadeleyi askerden alıp, polise devrederek mi sonlandıracaksınız terörü? Polis devleti yaratarak mı kuracaksınız ileri demokrasiyi?<br />
<br />
Referandumda bu halk Anayasa değişikliklerine % 58 evet oyu verdi. Sadece sizin partinize oy verenler değil, çeşitli çevrelerden seçmenler, 12 Eylül faşizmi ile hesaplaşma ihtimaline destek oldu. Verdiğiniz sözler daha kulaklarda duruyor. Bu halk size seçimlerde % 50 oy vererek temel sorunları çözün diye yetki verdi. Savaş kararı alın, Türkiye’yi Ortadoğu bataklığında yeni bir maceraya sürükleyin, yeni bir Vietnam yaratın diye değil.<br />
<br />
Sizin duygusal reflekslerize göre mi şekillenecek demokrasimiz? Sizin isteklerinize göre mi şekillenecek hayatımız? Başbakan kızacak, bir bakmışsınız çözüme odaklı politikalar tepetaklak olmuş. Ya da bir bakmışsınız, keyifli bir zamanında şu adımlar atılsın diyecek sorunlar çözülecek. Duygusal reflekslerinize göre şekillendirdiğiniz politikalarının ne gibi sonuçlar doğuracağını göremiyor musunuz?<br />
<br />
Kürt sorununda “güvenlik”, “asayiş” bakış açısı ve askeri tedbirlerin denenmemiş bir yolu, yöntemi kalmış gibi, yeniden karanlık bir yola yelken açıyorsunuz.. Topyekun savaş kararı alıp, “taraf olmayanı bertaraf” edeceğinizi söylüyorsunuz.. “Terörle arasına mesafe koymayan herkes bedelini en ağır şekilde ödeyecek.” diye muğlak bir ifade kullanarak savaş dışında alternatif önerecek herkesi hedef tahtasına oturtuyorsunuz.<br />
<br />
Ne olacak? Bu yol yol mu? Savaş kararı alıp, Türkiye’yi Ortadoğu cehennemine emperyal çıkarlarla örtüştürerek sonuç almaya çalışmak nasıl bir çözüm getirecek? Şu kısa tarihimizde kaç kez denendi bu yöntem? Alınan bir sonuç olmadığı gibi sadece yoksulluk, kan ve intikamdan başka ne üretti bu toptan imha operasyonları.<br />
<br />
Düğmeye basılmış gibi herkes Silvan ve Çukurca saldırılarının hükümeti dönülmez bir yola soktu diyor. Bu saldırılar süreci kesintiye uğratmakta meşruiyet yaratmış olabilir. Bu günahsız çocukların öldürülmesi kabul edilemez. Barış dışında her söz, savaşa meşruiyet sağlar. Savaş isteyenleri daha da güçlendirir.<br />
<br />
Daha bir ay önce, Öcalan 'hükümet önümü açsın, bir şey söylesin, bir hafta da bu sorunu çözerim. Bütün silahlı güçleri sınır dışına çıkarabilirim' dediğinde, ne yaptınız. Hangi adımı attınız. Görüşmelerden çıkıp, “bebek katili”, “bölücü başı” demeçlerine devam edilmedi mi? Operasyonlar hız kesmek yerine artarak sürmedi mi?. Onlarca PKK'lı öldürülmedi mi? “Kana kan intikam” ile mi çözeceksiniz sorunu. Kanı kanla yıkayamazsınız. Bence savaş dilinden acilen barış diline dönmeniz gerek.<br />
<br />
Krezus'un dediği gibi, “savaşta babalar çocuklarını, barışta ise çocuklar babalarını gömer” Sayın başbakan, biz çocuklarımızı gömmek istemiyoruz. Bu ülkede bütün halklar “eşitlik” ve “özgürlük” temelinde kardeşçe barış içinde yaşasın istiyoruz. En yetkili kişi olarak sizden bunun için çabalamanızı istiyoruz.<br />
<br />
Babaların çocukları gömmediği bir ülke yaratılması umuduyla...<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[BAŞBAKANA MEKTUP!..<br />
<br />
Sayın başbakan,<br />
<br />
Anlaşılıyor ki, çok kızgınsınız.<br />
<br />
“Kürt sorunu benim sorunumdur. Bedeli ne olursa olsun bu sorunu çözeceğiz. İlahiyane bu sorunla mı yaşayacağız?” demenizden kısa bir süre sonra, sorunu daha kanlı ve içinden çıkılmaz bir sürece dönüştürmek üzeresiniz.<br />
<br />
Hiç kimsenin onaylamadığı ve barış sürecine sekte vurduğu kuşku götürmez PKK saldırılarını bahane edip, bir süredir hep sinirli ve kızgın halinize toplumsal bir meşruiyet bularak, “bıçak kemiğe dayandı” dediniz. Sınır ötesi operasyonları yeniden başlattınız. Otuz yılda onlarca kez denenmiş ama hepsi de yeni acılar yaratmak dışında sonuçsuz kalmış, halkları birbirine düşman eden beyhude çabayı tekrarlıyorsunuz.<br />
<br />
Sayın Başbakan, lütfen yanlış anlamayın, siz berberde, kahvede sohbet edip, “ah ben başbakan olsam memleketi bir kaç ayda teröristlerden temizlerim” diyen, gaza getirilmiş bir vatandaş değilsiniz. Siz bir devlet adamısınız, bu ülkenin Başbakanısınız. Siz sinirlenseniz de sağduyuyu kaybetmeden, serinkanlı düşünmek zorundasınız. Maalesef bulunduğunuz konum sinirlenme hakkınızı ortadan kaldırıyor. Sizin duygularınız da sinirleriniz de çelikten bir irade gerektirir. Çünkü; sizin her sözünüz, sinirli her kalkışmanız, öfkeli her bağırışınız, toplumu kutuplaştırıyor. Türk ve Kürt gençlerinin ölümüne davetiye çıkarıyor.<br />
<br />
Bu nedenle size, sizin tabirinizle “van minüt” diyorum ve düşünmeye davet ediyorum.<br />
<br />
Çok haklı olarak Davos'ta Şimon Perez'e “siz öldürmesini çok iyi bilirsiniz” deyip zalime haddini bildirip, mazluma sahip çıktığınızda nasıl da gururlanmıştık. Şimdi, dönüp birilerinin size benzer sözler söylemesi inanın ki, bizleri çok üzer. Sınır ötesi operasyonlarda, köylerin boşaltıldığı, ormanların yakıldığı, masum sivillerin öldürüldüğü dünya ajanslarına çoktan düştü bile.<br />
<br />
Sayın Başbakan, belli ki, çok iyi bir babasınız. Eşiniz de çok iyi bir anne. Zaman zaman toplum, duygulu ve duyarlı tavırlarınıza tanıklık ediyor. Çocuklarınızın dünyaya geldiği zamanları düşünün. O zaman bu ülkenin Başbakanı olma ihtimaliniz aklınızın ucunda bile yoktu. Muhtemeldir ki, sizin çocuklarınızın dünyaya geldiği zamanlarda da bu savaş devam ediyordu. Halen de derinleşerek devam etmekte. Sanırım oğlunuz y i r m i b i r gün, savaştan uzak bir ilde, korumalar eşliğinde askerlik yaptı. Asker yolu beklemenin, bir baba olarak, özellikle güzel ülkemizin bu savaş halinde nasıl kahredici bir ruh hali yarattığını bilirsiniz. Her şehit haberinde, askerlerimizin ana-babalarının yüreği avucunda, biçare halde bekleştiklerine tanık olmuşsunuzdur.<br />
<br />
Madalyonun öteki yüzünü başbakan olmadan önce siz de dile getirmiştiniz. Tarihte hep acılar yaşamış, insan yerine konulmamış, dili, kimliği, kişiliği dumura uğramış, katliamlardan geçirilmiş, ölümlerden ölüme, işkencelerden işkenceye maruz kalmış, köy meydanlarında çocuklarının gözü önünde insan dışkısı yedirilmiş, cezaevlerinde insanlıktan çıkarılmış, son çare olarak dağa çıkmış, Kürt gençlerinin de anne ve babaları var. İnanın bana hepimizin çocuklarımıza gösterdiği koruma güdüsünün aynısı onlarda da mevcut. "Bıçak kemiğe dayandı" demeden önce, onların asit kuyularında, faili meçhullerde, toplu mezarlarda, bıçağın dayanacağı kemiklerinin bile kalmadığını, çürüdüğünü yok olduğunu, empati yaparak düşünmenizi rica ediyorum. Bakın dağdaki çocuklarını ana refleksiyle korumak üzere kendilerini canlı kalkan yapmak üzere yola çıkıp, Çukurca'da askerlerimizin şehit edildiği yere gidip beyaz yazmalarını atıp barış diye haykırıyorlar. Türk anaları da benzer bir davranış gösterse bu savaş daha fazla sürmez inanın.<br />
<br />
Kürtlerin çocukları peyderpey dağdan inmeye hazırlanırken, yaralı ülkeme “barış geliyor" diye nasıl da sevinmiştik. Ne oldu da gelenleri tutukladınız. Hem de hiçbir eyleme kalkışmamış, barışa katkı için gelmiş insanları önce aklayıp serbest bırakıp, sonra tutuklamak hangi aklın ürünüdür? Ya öbürleri, bakın bunu söylemeye bile imtina ediyorum. Çekinerek söylüyorum.“Terörle arasına mesafe koymayan herkes bedelini en ağır şekilde ödeyecek!” sözünüzün arkasında yatan nedir? Peki resmi tezlerde, “terörist”, “eşkiya” öldürülmeleri, telef edilmeleri “meşru” görülen, devlete başkaldırmış “bölücü hainler” diye geçenleri nasıl indireceksiniz dağdan? Öldürerek mi indirmeyi düşünüyorsunuz hepsini?<br />
<br />
Sakin sakin bir düşünün, her türlü provakasyona rağmen, bir daha siyaseten geleceğiniz olmasa bile, sorunun çözümünde kararlılıkla devam etseydiniz, bütün çocuklarımızın babası olma yolunu seçseydiniz, bugün başka bir atmosferi yaşıyor olurduk. Sizin bir sözünüz ile nasıl sınır ötesi operasyonlar başlıyorsa, bir kararlı sözünüzle barış yolu devam edebilirdi. Hamaset dilinin esiri olmayın lütfen. Siyasal ikbaliniz barış ile sona erecek ise varsın sona ersin. Savaşın başkomutanı olmaktansa, barışın mimarı olarak tarihe geçmek daha yeğdir. Barış tacı, saltanat tacıyla kıyaslanamayacak kadar değerlidir. Kanın sıçradığı ülkemin her toprağında, bundan daha onurlu bir paye olamaz.<br />
<br />
Sayın Başbakan, son günlerdeki çıkışlarınız bütün ileri demokrasi makyajlarını döküyor. Saklambaç oyununda sobelenen çocuklar gibi sobeleniyorsunuz. Demokrat, duygu yüklü, haksızlıklar karşısında susmayı reddeden, gerektiğinde iki gözü iki çeşme ayğlayan, hak yemez (!) Bülent Arınç, şahin bakışlı çıkışları ile sobelenmedi mi? Hani Türkiye askeri vesayetten arınıyor ileri demokrasiye geçiyorduk? Yeni bir anayasa hazırlayıp, başta Kürt Sorunu olmak üzere sorunlarımızı çözüme kavuşturacaktık? Ne oldu ileri demokrasinize? Terörle mücadeleyi askerden alıp, polise devrederek mi sonlandıracaksınız terörü? Polis devleti yaratarak mı kuracaksınız ileri demokrasiyi?<br />
<br />
Referandumda bu halk Anayasa değişikliklerine % 58 evet oyu verdi. Sadece sizin partinize oy verenler değil, çeşitli çevrelerden seçmenler, 12 Eylül faşizmi ile hesaplaşma ihtimaline destek oldu. Verdiğiniz sözler daha kulaklarda duruyor. Bu halk size seçimlerde % 50 oy vererek temel sorunları çözün diye yetki verdi. Savaş kararı alın, Türkiye’yi Ortadoğu bataklığında yeni bir maceraya sürükleyin, yeni bir Vietnam yaratın diye değil.<br />
<br />
Sizin duygusal reflekslerize göre mi şekillenecek demokrasimiz? Sizin isteklerinize göre mi şekillenecek hayatımız? Başbakan kızacak, bir bakmışsınız çözüme odaklı politikalar tepetaklak olmuş. Ya da bir bakmışsınız, keyifli bir zamanında şu adımlar atılsın diyecek sorunlar çözülecek. Duygusal reflekslerinize göre şekillendirdiğiniz politikalarının ne gibi sonuçlar doğuracağını göremiyor musunuz?<br />
<br />
Kürt sorununda “güvenlik”, “asayiş” bakış açısı ve askeri tedbirlerin denenmemiş bir yolu, yöntemi kalmış gibi, yeniden karanlık bir yola yelken açıyorsunuz.. Topyekun savaş kararı alıp, “taraf olmayanı bertaraf” edeceğinizi söylüyorsunuz.. “Terörle arasına mesafe koymayan herkes bedelini en ağır şekilde ödeyecek.” diye muğlak bir ifade kullanarak savaş dışında alternatif önerecek herkesi hedef tahtasına oturtuyorsunuz.<br />
<br />
Ne olacak? Bu yol yol mu? Savaş kararı alıp, Türkiye’yi Ortadoğu cehennemine emperyal çıkarlarla örtüştürerek sonuç almaya çalışmak nasıl bir çözüm getirecek? Şu kısa tarihimizde kaç kez denendi bu yöntem? Alınan bir sonuç olmadığı gibi sadece yoksulluk, kan ve intikamdan başka ne üretti bu toptan imha operasyonları.<br />
<br />
Düğmeye basılmış gibi herkes Silvan ve Çukurca saldırılarının hükümeti dönülmez bir yola soktu diyor. Bu saldırılar süreci kesintiye uğratmakta meşruiyet yaratmış olabilir. Bu günahsız çocukların öldürülmesi kabul edilemez. Barış dışında her söz, savaşa meşruiyet sağlar. Savaş isteyenleri daha da güçlendirir.<br />
<br />
Daha bir ay önce, Öcalan 'hükümet önümü açsın, bir şey söylesin, bir hafta da bu sorunu çözerim. Bütün silahlı güçleri sınır dışına çıkarabilirim' dediğinde, ne yaptınız. Hangi adımı attınız. Görüşmelerden çıkıp, “bebek katili”, “bölücü başı” demeçlerine devam edilmedi mi? Operasyonlar hız kesmek yerine artarak sürmedi mi?. Onlarca PKK'lı öldürülmedi mi? “Kana kan intikam” ile mi çözeceksiniz sorunu. Kanı kanla yıkayamazsınız. Bence savaş dilinden acilen barış diline dönmeniz gerek.<br />
<br />
Krezus'un dediği gibi, “savaşta babalar çocuklarını, barışta ise çocuklar babalarını gömer” Sayın başbakan, biz çocuklarımızı gömmek istemiyoruz. Bu ülkede bütün halklar “eşitlik” ve “özgürlük” temelinde kardeşçe barış içinde yaşasın istiyoruz. En yetkili kişi olarak sizden bunun için çabalamanızı istiyoruz.<br />
<br />
Babaların çocukları gömmediği bir ülke yaratılması umuduyla...<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ASKERİ VESAYET SİVİL CESARET!..]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=316</link>
			<pubDate>Thu, 04 Aug 2011 08:02:44 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=316</guid>
			<description><![CDATA[ASKERİ VESAYET SİVİL CESARET!..<br />
<br />
İster kabul edelim, ister kabul etmeyelim. Türkiye bugüne kadar sivil siyasette, sivil cesaret gösterememişti. Askeri kışla disiplinine karşı sivil siyaset hep, şapkasını alıp siyaseten sıvıştı.<br />
AKP yaş toplantısında yaşa basmadı ve yargılanan generalleri terfi ettirilmesine karşı çıktı. Ne askerler, ne toplum, ne de medya böyle bir çıkışa alışık olmadığı için şaşkınlığa uğradı. Eskiden, asker sivil siyasetçilerin eline şapkayı verip gönderirken, şimdi askerler şapkasını apoletlerini kışlada bırakıp, emekli olarak inzivaya çekiliyorlar.<br />
Toplumun önemli bir bölümü bundan önceki hükümetlerin şapkayı almış ve kaçmış olmasına bakarak, AKP'nin asker karşısında içtimai vaziyet almayışına, dik duruşuna destek oluyor. Solda ise rasyonel düşünen bazı kesimler bunu AKP'nin yapmış olmasına bozularak utangaçca destek oluyor.<br />
Bazıları ise her koşulda AKP düşmanlığından kurtulup, muhalefet etme aşamasına geçemediğinden, ne dediği anlaşılmaz bir tutum takınıyor. Askerin tavrını mı, yoksa AKP'nin tavrını mı destekledikleri anlaşılmıyor. Alışık olduğumuz üzere, bir çeşit “navet” durumu.<br />
Türkiye şu veya bu şekilde vesayetten arınma mücadelesi vermeye çalışıyor. AKP kendi vesayetini ve sivil faşizmini mi oluşturuyor (!) bu konuda ben ikna olamıyorum. Bana çok zorlama yorumlar olarak geliyor. AKP son tahlilde yerel ve uluslar arası egemen güçlerin desteklediği bir partidir. Bunda kuşku yok. İç siyasi hamleler de dahil olmak üzere, bütün politikalarını dünyaya egemen olan siyasal güçlerin eşgüdümünde yürütüyor. Bu nedenle AKP'nin gizli ajandası olduğunu (şeriat, anti-laiklik, sivil faşizm vs.) düşünüp, parayonalar görmek, “panikatak politikalar” üretmek anlamsız.<br />
Türkiye halkı, askerini sever sevmesine ama, askerin kışlanın dışına taşmış, siyaset bilimci tavırları ile, elde silah, sivil siyasete her alanda ayar vermesine sevmez. Korkudan ses etmez ama bu tavrını da onaylamaz. Asker yurdunu en etkin biçimde savunmalıdır. Elindeki silah yurt savunması içindir. Halkın vatanını halktan korumak için silah kullanamaz. İşbaşındaki hükümeti alaşağı etmek için olmadık oyunlar içine girmez. Her yeri kışlaya çevirmek yerine, kışlasında etkin savunma için eğitim ve askeri teknik konulara odaklanır.<br />
Sol, askeri vesayetle mücadelede kafa karışıklığı yaşıyor. AKP ile mücadele başkadır. Askeri vesayetin ortadan kalkması normale dönmesi başka. Bu ayrımları sol çok net ortaya koymalıdır. Bütün mücadelesi Türkiye'nin demokratikleşme mücadelesi için olmalıdır. Askeri vesayetin kalkması solun mücadelesinin ilk adımıdır.<br />
Solun AKP öncesi Türkiye'de mücadele ettiği ne varsa, belirgin bir değişiklik olmaması nedeniyle bugün de bu mücadeleler devam ediyor, etmelidir. İşsizlik, yoksulluk, sendikalaşma, kişi başına düşen milli gelirdeki artışın (!) sermayedarlar dışında bütün topluma yansıması, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, demokratikleşme, Kürt Sorunu, sivil bir yeni anayasa, kısacası bütün sorunlar can yakıcı halde AKP'nin on yıllık iktidarında da ortada duruyor. Sol, AKP'ye “kör düşmanlık” yerine, onun yetmezliklerini deşifre edip, somut, akılcı siyaset kulvarında, halkın beklenti ve umutlarını örgütleyen politikalar oluşturmalıdır.<br />
Mesela toplumun gözünde sol parti olan “yeni CHP”, son yaş kararlarında neden hala eski argümanlarla, kimseyi ikna etmeyen anlamsız açıklamalarda bulunuyor. Yahu hiç değilse muktedirlerin karşısında bugüne kadar görülmemiş bir tarzda dik duran sivil siyasetçiler olarak, sivil siyasetin yanında yer alın. Bu size oy kaybettirmez aksine “yeni CHP” (!) imajına güç verir. Burada “parayonak” bir durum söz konusu. Zannediyorlar ki, AKP'nin yanına düşersek, parti olarak seçmenden tepki alırız. AKP'nin çıkışları karşısında iyice cuvallayıp, “yeni” halleri ile “eskiyi”, statükoyu korumaya çalışarak politika belirlemede iyice silik kalıp, gülünç oluyorlar.<br />
Üzerimize vazife değil, kuş kadar aklımızla, “akil siyasetçilerimize” akıl verecek halimiz yok. Benim aklıma gelen mutlaka onların da aklına gelmiştir. Belki dile gelemiyordur.<br />
CHP askeri vesayetten arınmanın bütün siyasi başarısını AKP'ye bırakmamalıdır. Statükoculukta ısrar, müzmin muhalefette ısrardır. Askerin gerçek manada batı demokrasilerinde olduğu gibi hem hukuki, hem siyasi hem de coğrafi olarak kışlasına çekilmesinin, sadece askerlik mesleği ile iştigal etmesi için “kışla sınırlarını” yeniden tarif ederek, inisiyatif almalıdır.<br />
Türkiye'nin hangi bölgesinden ve ilinden içeri girerseniz girin, ilk girdiğinizdeki manzara tam bir “askeri cumhuriyet” manzarasıdır.<br />
CHP'ye önerimdir. Şehir merkezlerinde kalan bütün askeri alanların şehir dışına taşınması konusunda bir yasa önergesi vermeleridir. Bu konuda genelkurmayın görüşünü de alarak, askeri teknik stratejik bilgilerden de yararlanarak, askerinde kabulü ile “kışla” ve “askeri alanları” şehir merkezleri dışına taşınması konusunda acil bir yasa teklifi vermelidir. Örneğin Ankara Mamaktan girişten sitelere kadar, Cebeciden neredeyse Kızılay'a kadar, TBMM'den Dikmen Emniyet Genel Müdürlüğüne kadar ve karşısındaki uçsuz bucaksız en verimli şehir merkezlerinde kalan alanlara kadar uzanan askeri alanlar, şehir dışına taşınmalıdır. Bu araziler “kamu yararı” gözetilerek, milli gelire katkı olarak değerlendirilmelidir.<br />
Bu sadece Ankara için geçerli değildir. Bütün illerimiz için geçerlidir. Askeri alanlar oluşturulurken şehir dışında kalan alanlar, hem nüfusun, hem de illerin genişlemesi nedeniyle şehir merkezlerinin içinde kalmıştır. Belediyeler bu askeri alanlar nedeniyle imar ve kentleşme konusunda muhtemelen bir çok zorluklar yaşamaktadırlar.<br />
Bütün illerimiz askeri alanlarla iç içedir. Türkiye'deki şehir merkezleri ile iç içe geçmiş askeri alanlar, halkın yararına mesire alanları, park ve bahçe, spor, alışveriş, kültür merkezleri olarak inşa edilmesi gerekir. Bir planlama sonucunda, geri kalan devasa alanlar ise saydam, şeffaf, yandaşlara peşkeş çekilmeden yapılacak ihaleler yolu ile kimi, yaşanılabilir toplu konut, kimi iş merkezleri ve başka komplekslerle halk için değerlendirilmelidir.<br />
Askeri alanların bu durumu hem Türkiye'nin batılılaşma görüntüsünü zedelemekte, hem de ülkemizin “askeri bir cumhuriyet” olduğu izlenimini vermektedir.<br />
Hiç kuşku yok ki, Türkiye'nin demokratikleşmesi salt askeri vesayetin geriletilmesi ile sağlanacak bir durum değildir. Bu durum demokratikleşme konusunda önemli bir eşiğin aşılmasını sağlayacaktır. Demokratikleşmeyi, bütün kurumların vesayetine son verip, zihinlerde ve pratikte gerçek manada, “eşit vatandaş” ve “demokrat insan” yaratılmasında görmek gerekir.<br />
AKP bunu başaracak zihniyette bir parti değil. Fakat, bunu başarma ihtimalini tarihsel ve pratik olarak kendinde görenler ise, henüz sanal korkularından arınıp, gerçek hayatla buluşabilme konusunda beklenen cesareti ve cüreti gösteremiyorlar.<br />
<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ASKERİ VESAYET SİVİL CESARET!..<br />
<br />
İster kabul edelim, ister kabul etmeyelim. Türkiye bugüne kadar sivil siyasette, sivil cesaret gösterememişti. Askeri kışla disiplinine karşı sivil siyaset hep, şapkasını alıp siyaseten sıvıştı.<br />
AKP yaş toplantısında yaşa basmadı ve yargılanan generalleri terfi ettirilmesine karşı çıktı. Ne askerler, ne toplum, ne de medya böyle bir çıkışa alışık olmadığı için şaşkınlığa uğradı. Eskiden, asker sivil siyasetçilerin eline şapkayı verip gönderirken, şimdi askerler şapkasını apoletlerini kışlada bırakıp, emekli olarak inzivaya çekiliyorlar.<br />
Toplumun önemli bir bölümü bundan önceki hükümetlerin şapkayı almış ve kaçmış olmasına bakarak, AKP'nin asker karşısında içtimai vaziyet almayışına, dik duruşuna destek oluyor. Solda ise rasyonel düşünen bazı kesimler bunu AKP'nin yapmış olmasına bozularak utangaçca destek oluyor.<br />
Bazıları ise her koşulda AKP düşmanlığından kurtulup, muhalefet etme aşamasına geçemediğinden, ne dediği anlaşılmaz bir tutum takınıyor. Askerin tavrını mı, yoksa AKP'nin tavrını mı destekledikleri anlaşılmıyor. Alışık olduğumuz üzere, bir çeşit “navet” durumu.<br />
Türkiye şu veya bu şekilde vesayetten arınma mücadelesi vermeye çalışıyor. AKP kendi vesayetini ve sivil faşizmini mi oluşturuyor (!) bu konuda ben ikna olamıyorum. Bana çok zorlama yorumlar olarak geliyor. AKP son tahlilde yerel ve uluslar arası egemen güçlerin desteklediği bir partidir. Bunda kuşku yok. İç siyasi hamleler de dahil olmak üzere, bütün politikalarını dünyaya egemen olan siyasal güçlerin eşgüdümünde yürütüyor. Bu nedenle AKP'nin gizli ajandası olduğunu (şeriat, anti-laiklik, sivil faşizm vs.) düşünüp, parayonalar görmek, “panikatak politikalar” üretmek anlamsız.<br />
Türkiye halkı, askerini sever sevmesine ama, askerin kışlanın dışına taşmış, siyaset bilimci tavırları ile, elde silah, sivil siyasete her alanda ayar vermesine sevmez. Korkudan ses etmez ama bu tavrını da onaylamaz. Asker yurdunu en etkin biçimde savunmalıdır. Elindeki silah yurt savunması içindir. Halkın vatanını halktan korumak için silah kullanamaz. İşbaşındaki hükümeti alaşağı etmek için olmadık oyunlar içine girmez. Her yeri kışlaya çevirmek yerine, kışlasında etkin savunma için eğitim ve askeri teknik konulara odaklanır.<br />
Sol, askeri vesayetle mücadelede kafa karışıklığı yaşıyor. AKP ile mücadele başkadır. Askeri vesayetin ortadan kalkması normale dönmesi başka. Bu ayrımları sol çok net ortaya koymalıdır. Bütün mücadelesi Türkiye'nin demokratikleşme mücadelesi için olmalıdır. Askeri vesayetin kalkması solun mücadelesinin ilk adımıdır.<br />
Solun AKP öncesi Türkiye'de mücadele ettiği ne varsa, belirgin bir değişiklik olmaması nedeniyle bugün de bu mücadeleler devam ediyor, etmelidir. İşsizlik, yoksulluk, sendikalaşma, kişi başına düşen milli gelirdeki artışın (!) sermayedarlar dışında bütün topluma yansıması, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, demokratikleşme, Kürt Sorunu, sivil bir yeni anayasa, kısacası bütün sorunlar can yakıcı halde AKP'nin on yıllık iktidarında da ortada duruyor. Sol, AKP'ye “kör düşmanlık” yerine, onun yetmezliklerini deşifre edip, somut, akılcı siyaset kulvarında, halkın beklenti ve umutlarını örgütleyen politikalar oluşturmalıdır.<br />
Mesela toplumun gözünde sol parti olan “yeni CHP”, son yaş kararlarında neden hala eski argümanlarla, kimseyi ikna etmeyen anlamsız açıklamalarda bulunuyor. Yahu hiç değilse muktedirlerin karşısında bugüne kadar görülmemiş bir tarzda dik duran sivil siyasetçiler olarak, sivil siyasetin yanında yer alın. Bu size oy kaybettirmez aksine “yeni CHP” (!) imajına güç verir. Burada “parayonak” bir durum söz konusu. Zannediyorlar ki, AKP'nin yanına düşersek, parti olarak seçmenden tepki alırız. AKP'nin çıkışları karşısında iyice cuvallayıp, “yeni” halleri ile “eskiyi”, statükoyu korumaya çalışarak politika belirlemede iyice silik kalıp, gülünç oluyorlar.<br />
Üzerimize vazife değil, kuş kadar aklımızla, “akil siyasetçilerimize” akıl verecek halimiz yok. Benim aklıma gelen mutlaka onların da aklına gelmiştir. Belki dile gelemiyordur.<br />
CHP askeri vesayetten arınmanın bütün siyasi başarısını AKP'ye bırakmamalıdır. Statükoculukta ısrar, müzmin muhalefette ısrardır. Askerin gerçek manada batı demokrasilerinde olduğu gibi hem hukuki, hem siyasi hem de coğrafi olarak kışlasına çekilmesinin, sadece askerlik mesleği ile iştigal etmesi için “kışla sınırlarını” yeniden tarif ederek, inisiyatif almalıdır.<br />
Türkiye'nin hangi bölgesinden ve ilinden içeri girerseniz girin, ilk girdiğinizdeki manzara tam bir “askeri cumhuriyet” manzarasıdır.<br />
CHP'ye önerimdir. Şehir merkezlerinde kalan bütün askeri alanların şehir dışına taşınması konusunda bir yasa önergesi vermeleridir. Bu konuda genelkurmayın görüşünü de alarak, askeri teknik stratejik bilgilerden de yararlanarak, askerinde kabulü ile “kışla” ve “askeri alanları” şehir merkezleri dışına taşınması konusunda acil bir yasa teklifi vermelidir. Örneğin Ankara Mamaktan girişten sitelere kadar, Cebeciden neredeyse Kızılay'a kadar, TBMM'den Dikmen Emniyet Genel Müdürlüğüne kadar ve karşısındaki uçsuz bucaksız en verimli şehir merkezlerinde kalan alanlara kadar uzanan askeri alanlar, şehir dışına taşınmalıdır. Bu araziler “kamu yararı” gözetilerek, milli gelire katkı olarak değerlendirilmelidir.<br />
Bu sadece Ankara için geçerli değildir. Bütün illerimiz için geçerlidir. Askeri alanlar oluşturulurken şehir dışında kalan alanlar, hem nüfusun, hem de illerin genişlemesi nedeniyle şehir merkezlerinin içinde kalmıştır. Belediyeler bu askeri alanlar nedeniyle imar ve kentleşme konusunda muhtemelen bir çok zorluklar yaşamaktadırlar.<br />
Bütün illerimiz askeri alanlarla iç içedir. Türkiye'deki şehir merkezleri ile iç içe geçmiş askeri alanlar, halkın yararına mesire alanları, park ve bahçe, spor, alışveriş, kültür merkezleri olarak inşa edilmesi gerekir. Bir planlama sonucunda, geri kalan devasa alanlar ise saydam, şeffaf, yandaşlara peşkeş çekilmeden yapılacak ihaleler yolu ile kimi, yaşanılabilir toplu konut, kimi iş merkezleri ve başka komplekslerle halk için değerlendirilmelidir.<br />
Askeri alanların bu durumu hem Türkiye'nin batılılaşma görüntüsünü zedelemekte, hem de ülkemizin “askeri bir cumhuriyet” olduğu izlenimini vermektedir.<br />
Hiç kuşku yok ki, Türkiye'nin demokratikleşmesi salt askeri vesayetin geriletilmesi ile sağlanacak bir durum değildir. Bu durum demokratikleşme konusunda önemli bir eşiğin aşılmasını sağlayacaktır. Demokratikleşmeyi, bütün kurumların vesayetine son verip, zihinlerde ve pratikte gerçek manada, “eşit vatandaş” ve “demokrat insan” yaratılmasında görmek gerekir.<br />
AKP bunu başaracak zihniyette bir parti değil. Fakat, bunu başarma ihtimalini tarihsel ve pratik olarak kendinde görenler ise, henüz sanal korkularından arınıp, gerçek hayatla buluşabilme konusunda beklenen cesareti ve cüreti gösteremiyorlar.<br />
<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Askeri Vesayetten Sivil Vesayete...]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=315</link>
			<pubDate>Wed, 03 Aug 2011 13:38:57 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=315</guid>
			<description><![CDATA[Türkiye’de, çok partili siyasi hayata geçişte Demokrat Parti deneyimi çok önemlidir. Tek partili CHP döneminden sonra demokrasi yolunda atılan bu önemli adım, gelecek için de oldukça belirleyici olmuştur. Zira günümüze kadar gelen tarihsel sürecin nasıl şekillendiği on yıl süren DP iktidarıyla ve sonunda gerçekleşen askeri müdahale ile oldukça ilintilidir. Demokrasinin asgari müştereklerde, ortak iyide buluşulması anlamına geldiğini unutan CHP ve DP’nin giderek zıtlaşan siyasi mücadelesi ve özellikle DP’nin toplumun muhalefet odaklarını sindirmeye çalışması askeri müdahalenin bahanesi olmuştur. 1960 müdahalesi Türkiye’de bir anlamda darbe geleneğinin oluşmasını sağlayarak geleceği askerin vesayeti altına almıştır.1961 yılında hazırlanan Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesine göre “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır”. Bu maddeye dayanarak neredeyse her on yılda bir sivil siyasete müdahale edilmiş ve mevcut demokratik sistem rafa kaldırılmıştır. <br />
<br />
Günümüzde ise DP geleneğinden geldiğini iddia eden AKP, üçüncü genel seçimi de kazandı ve DP’nin rekoruna ortak oldu. Eğer üçüncü dönem iktidarını da herhangi bir müdahaleye maruz kalmadan tamamlarsa bir ilki gerçekleştirecek ve Türkiye’de demokrasinin temellenmesi açısından çok önemli bir eşik aşılacak. Bu belirtilen husus meselenin bir boyutu. Diğer boyutu ise en az onun kadar önemli ve hatta daha da önemli. AKP’nin, üçüncü dönem iktidarında daha demokratik bir Türkiye adına neler yapacağı ya da böyle bir niyetinin olup olmadığı. Böyle bir soruya verilecek yanıtın cevabı mevcut gidişatın yönünün de değerlendirilmesiyle menfi yönde olacak gibi gözükmektedir. AKP sadece siyasal alandaki iktidarı ile yetinmeyerek iktidarını toplumun her alanına yaymak gibi bir amaç peşindedir. Askeri ve bürokratik vesayetten kurtulmakla yetinmemekte özellikle yaşam biçimlerini, siyasi ideolojilerini toplumun her kesimine kabul ettirmeyi düşünmektedirler. Düşünce özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, bağımsız basın gibi demokrasinin vazgeçilmez öğeleri iktidarın tehdidi altındadır. Vesayet rejiminden kurtulmakla hemen demokratik siyasi rejimin zemininin oluşmadığı görülecektir. AKP’nin demokrasi anlayışının sakatlığı da tam da buradadır. Zihinsel olarak demokratik olgunluğa, hoşgörüye, tarafsız adil yaklaşıma sahip olmadıkları görülecektir. <br />
<br />
Türkiye’de liberal siyasal geçmişin ve bu geçmişe dayanan bir geleneğin olmaması da, sivil bir iktidarın demokrasinin yerleşmesi açısından ontolojik olarak yeterli olmadığını göstermektedir. Osmanlı’da ve Cumhuriyet Türkiye’sinde liberalizm sadece ekonomik boyutuyla irdelenmiştir. Sol, sosyalist ideolojiyi benimseyenler bile liberalizmi bu boyutuyla düşünerek küçümsemişlerdir. Devletçilik de sadece ekonomik bir sistem olarak anlaşılmıştır. Her iki tercihin de siyasal, toplumsal boyutu ya da üstyapısal yansımalarının üzerinde durulmamıştır. Örneğin liberalizmin bir de siyasi boyutu vardır ki, demokrasinin gelişip yerleşik bir siyasal sistem olması açısından hayati önemdedir. Düşünceyi açıklama özgürlüğü, özgür basın, her türlü muhalefetin serbestçe yaşam şansı bulması, sendikal hak ve özgürlükler, siyasal partilerin serbestçe örgütlenip politika yapması ve daha sayamayacağımız kadar çok unsur demokrasinin varoluş koşullarıdır. Demokrasinin, farklılıklarla bir arada yaşama ve “öteki”ne tahammül gösterebilme olgunluğuna sahip olma anlamına geldiğini anlamak istemeyen ve toplumu tek tipleştirmeye çalışan AKP, belki de demokrasinin önündeki en önemli engel olacaktır. <br />
<br />
AKP, sivil anayasa konusunu bile iktidarın nasıl perçinleneceği ve muhalefetsiz bir Türkiye’nin nasıl kurulacağı muvacehesinde değerlendirmektedir. Gerçekten sivil bir rejim ve demokratik düzen istenildiği kuşkuludur. Kemalist ideolojinin temsilcisi asker-sivil bürokrasi kadrosundan kurtulmak, iktidar açısından hayati önemdedir ve icraatları önündeki en büyük engel olarak görmektedirler. Fakat kurtulmak istedikleri siyasi rejimin yerine kendi Dünya görüşlerine uygun bir rejim ve kadro getirdiklerinde toplumun göstereceği refleksi görmezden geliyorlar. AKP’ye göre muhafazakâr Dünya görüşünün toplumun tüm kesimleri tarafından benimsenmemesi önemli değildir. Zira toplum zamanla, peyderpey değiştirilecektir. Toplumun üzerinde muhafazakâr hegemonya kurulacaktır. Mutabakatla, belirli ortak paydalarla buluşarak ve rızaya dayanarak ortak iyinin imal edilmesi düşüncesi zihinlerde hiçbir zaman var olmamıştır. İslamcılığın, tek tipleştirici, dışlayıcı, ötekileştirici ve demokratik toplum biçimine aykırı zihniyet biçimini de düşündüğümüz zaman durumun epeyce umutsuz olduğu ortadadır. Müslümanlığın bu toplumun ortak paydası olduğu iddiası da farklılıklara tahammülsüzlükten ve açıkça vahim bir yanılgıdan ibarettir. <br />
<br />
Türk Sağı’nın tipik bir özelliği de ülkeyi büyük bir şantiye haline getirme ve bununla duyulan gururdur. Yollar, köprüler, barajlar, binalar yapmakla ülkeyi kalkındırmak adeta bir tutulur. Bütün bunlar yapıldığı zaman ülkenin otomatikman kalkındığı, müreffeh bir konuma geldiği savunulur. Sağ zihniyete sahip oldukları için işçinin, emekçinin, ücretlinin durumu zaten düşünülmez. Zenginlerin varlığıyla, sermayenin büyüklüğüyle, milli gelirin yüksekliğiyle övünülür. Oysaki ekonomik alanda da demokrasi eksikliği olduğu düşünülmez bile. Zira böyle bir kaygı zaten taşınılmaz. Düşük ücretler, vahşi yaşam koşulları, güvencesiz çalıştırma, asgari ücretten bile peşinen alınan vergiler önemli değildir. Varsıllık ile yoksulluk toplumun doğal hali olarak düşünülür ve aradaki uçurumun hiçbir önemi yoktur. Yoksullar için pozitif ayrımcılık hiçbir zaman gündemlerinde olmamıştır. Sosyal devletin tümüyle rafa kaldırılması bile düşünülür fakat tepkilerden çekinilerek cesaret edilmez. Sosyal devlete özgü bazı uygulamalar da popülist amaçlıdır. Üzerinde düşünülmeden sistemsiz bir şekilde uygulanır. <br />
<br />
AKP’nin muhafazakâr toplum biçimini toplumun bütününe dayatması ve muhalefetsiz bir demokrasi hayali otoriter eğilimler taşıdığını göstermektedir. Devletin baskı aygıtlarını muhalefet hareketleri üzerinde fütursuzca uygulaması ve demokratik hak ve özgürlüklere karşı aşırı tepki bunun kanıtıdır. Bu tür yaklaşımların Türkiye’ye zarar vereceği ortadadır. Farklı siyasi görüşteki insanların eylem yapmaları hemen illegalite ile ilişkilendirilmektedir. Siyasi iktidar farklılıklara aşırı tepki göstermekte, bozgunculukla itham ederek itibarsızlaştırmaya çalışmaktadır. CHP’yi eleştirirken geçmişe vurgu yapılmakta ve İsmet İnönü’nün otoriter yönetim biçimi eleştirilmektedir. Atatürk’ten sonra mutlak otorite olarak yönetimi devralan İnönü’nün anti-demokratik uygulamaları sık sık gündeme getirilmektedir. Oysa neredeyse mutlak otorite haline gelen AKP ve mevcut liderinin siyasal pratiği de İnönü dönemini aratmayacak derecede otoriterdir ve “tek adam” lık yönetiminin özelliklerini fazlasıyla taşımaktadır. Nedense bu durum mevcut kamuoyu tarafından bile görmezden gelinmektedir. <br />
<br />
AKP, üçüncü hükümet dönemini askeri bir müdahaleye maruz kalmadan tamamlama fırsatı yakalamıştır. Zira bu fırsat, Türkiye’de demokrasinin rüştünü ispat etmesi açısından fevkalade önemlidir. Fakat AKP bu önemin farkında olmadığı gibi iktidar olmanın rahatlığıyla kaygısızca, umursuzca hareket etmektedir. Vesayetin her türlüsü demokratik toplum düzeni için tehdittir. Fakat bu durumu demokrasinin yerleşmesi ve kurumlaşması açısından değil de Türkiye üzerinde kendi vesayetlerini kurma fırsatı olarak değerlendirmektedirler. Bu zihniyet yapısının ülkedeki siyasal, toplumsal kutuplaşmayı daha da artıracağı aşikârdır. Son tahlilde, AKP herhangi bir müdahaleye maruz kalmadan üçüncü iktidarını tamamlasa bile Türkiye’de demokratik rejimin yerleşmesi açısından çaba harcamayacaktır. Özal’lı yıllar gibi AKP’li yıllar da, muhafazakâr liberalleşmenin gemi azıya aldığı fakat demokrasi adına pek bir şey yapılmadığı yıllar olarak hatırlanacaktır. <br />
15 Haz. 2011]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Türkiye’de, çok partili siyasi hayata geçişte Demokrat Parti deneyimi çok önemlidir. Tek partili CHP döneminden sonra demokrasi yolunda atılan bu önemli adım, gelecek için de oldukça belirleyici olmuştur. Zira günümüze kadar gelen tarihsel sürecin nasıl şekillendiği on yıl süren DP iktidarıyla ve sonunda gerçekleşen askeri müdahale ile oldukça ilintilidir. Demokrasinin asgari müştereklerde, ortak iyide buluşulması anlamına geldiğini unutan CHP ve DP’nin giderek zıtlaşan siyasi mücadelesi ve özellikle DP’nin toplumun muhalefet odaklarını sindirmeye çalışması askeri müdahalenin bahanesi olmuştur. 1960 müdahalesi Türkiye’de bir anlamda darbe geleneğinin oluşmasını sağlayarak geleceği askerin vesayeti altına almıştır.1961 yılında hazırlanan Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesine göre “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır”. Bu maddeye dayanarak neredeyse her on yılda bir sivil siyasete müdahale edilmiş ve mevcut demokratik sistem rafa kaldırılmıştır. <br />
<br />
Günümüzde ise DP geleneğinden geldiğini iddia eden AKP, üçüncü genel seçimi de kazandı ve DP’nin rekoruna ortak oldu. Eğer üçüncü dönem iktidarını da herhangi bir müdahaleye maruz kalmadan tamamlarsa bir ilki gerçekleştirecek ve Türkiye’de demokrasinin temellenmesi açısından çok önemli bir eşik aşılacak. Bu belirtilen husus meselenin bir boyutu. Diğer boyutu ise en az onun kadar önemli ve hatta daha da önemli. AKP’nin, üçüncü dönem iktidarında daha demokratik bir Türkiye adına neler yapacağı ya da böyle bir niyetinin olup olmadığı. Böyle bir soruya verilecek yanıtın cevabı mevcut gidişatın yönünün de değerlendirilmesiyle menfi yönde olacak gibi gözükmektedir. AKP sadece siyasal alandaki iktidarı ile yetinmeyerek iktidarını toplumun her alanına yaymak gibi bir amaç peşindedir. Askeri ve bürokratik vesayetten kurtulmakla yetinmemekte özellikle yaşam biçimlerini, siyasi ideolojilerini toplumun her kesimine kabul ettirmeyi düşünmektedirler. Düşünce özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, bağımsız basın gibi demokrasinin vazgeçilmez öğeleri iktidarın tehdidi altındadır. Vesayet rejiminden kurtulmakla hemen demokratik siyasi rejimin zemininin oluşmadığı görülecektir. AKP’nin demokrasi anlayışının sakatlığı da tam da buradadır. Zihinsel olarak demokratik olgunluğa, hoşgörüye, tarafsız adil yaklaşıma sahip olmadıkları görülecektir. <br />
<br />
Türkiye’de liberal siyasal geçmişin ve bu geçmişe dayanan bir geleneğin olmaması da, sivil bir iktidarın demokrasinin yerleşmesi açısından ontolojik olarak yeterli olmadığını göstermektedir. Osmanlı’da ve Cumhuriyet Türkiye’sinde liberalizm sadece ekonomik boyutuyla irdelenmiştir. Sol, sosyalist ideolojiyi benimseyenler bile liberalizmi bu boyutuyla düşünerek küçümsemişlerdir. Devletçilik de sadece ekonomik bir sistem olarak anlaşılmıştır. Her iki tercihin de siyasal, toplumsal boyutu ya da üstyapısal yansımalarının üzerinde durulmamıştır. Örneğin liberalizmin bir de siyasi boyutu vardır ki, demokrasinin gelişip yerleşik bir siyasal sistem olması açısından hayati önemdedir. Düşünceyi açıklama özgürlüğü, özgür basın, her türlü muhalefetin serbestçe yaşam şansı bulması, sendikal hak ve özgürlükler, siyasal partilerin serbestçe örgütlenip politika yapması ve daha sayamayacağımız kadar çok unsur demokrasinin varoluş koşullarıdır. Demokrasinin, farklılıklarla bir arada yaşama ve “öteki”ne tahammül gösterebilme olgunluğuna sahip olma anlamına geldiğini anlamak istemeyen ve toplumu tek tipleştirmeye çalışan AKP, belki de demokrasinin önündeki en önemli engel olacaktır. <br />
<br />
AKP, sivil anayasa konusunu bile iktidarın nasıl perçinleneceği ve muhalefetsiz bir Türkiye’nin nasıl kurulacağı muvacehesinde değerlendirmektedir. Gerçekten sivil bir rejim ve demokratik düzen istenildiği kuşkuludur. Kemalist ideolojinin temsilcisi asker-sivil bürokrasi kadrosundan kurtulmak, iktidar açısından hayati önemdedir ve icraatları önündeki en büyük engel olarak görmektedirler. Fakat kurtulmak istedikleri siyasi rejimin yerine kendi Dünya görüşlerine uygun bir rejim ve kadro getirdiklerinde toplumun göstereceği refleksi görmezden geliyorlar. AKP’ye göre muhafazakâr Dünya görüşünün toplumun tüm kesimleri tarafından benimsenmemesi önemli değildir. Zira toplum zamanla, peyderpey değiştirilecektir. Toplumun üzerinde muhafazakâr hegemonya kurulacaktır. Mutabakatla, belirli ortak paydalarla buluşarak ve rızaya dayanarak ortak iyinin imal edilmesi düşüncesi zihinlerde hiçbir zaman var olmamıştır. İslamcılığın, tek tipleştirici, dışlayıcı, ötekileştirici ve demokratik toplum biçimine aykırı zihniyet biçimini de düşündüğümüz zaman durumun epeyce umutsuz olduğu ortadadır. Müslümanlığın bu toplumun ortak paydası olduğu iddiası da farklılıklara tahammülsüzlükten ve açıkça vahim bir yanılgıdan ibarettir. <br />
<br />
Türk Sağı’nın tipik bir özelliği de ülkeyi büyük bir şantiye haline getirme ve bununla duyulan gururdur. Yollar, köprüler, barajlar, binalar yapmakla ülkeyi kalkındırmak adeta bir tutulur. Bütün bunlar yapıldığı zaman ülkenin otomatikman kalkındığı, müreffeh bir konuma geldiği savunulur. Sağ zihniyete sahip oldukları için işçinin, emekçinin, ücretlinin durumu zaten düşünülmez. Zenginlerin varlığıyla, sermayenin büyüklüğüyle, milli gelirin yüksekliğiyle övünülür. Oysaki ekonomik alanda da demokrasi eksikliği olduğu düşünülmez bile. Zira böyle bir kaygı zaten taşınılmaz. Düşük ücretler, vahşi yaşam koşulları, güvencesiz çalıştırma, asgari ücretten bile peşinen alınan vergiler önemli değildir. Varsıllık ile yoksulluk toplumun doğal hali olarak düşünülür ve aradaki uçurumun hiçbir önemi yoktur. Yoksullar için pozitif ayrımcılık hiçbir zaman gündemlerinde olmamıştır. Sosyal devletin tümüyle rafa kaldırılması bile düşünülür fakat tepkilerden çekinilerek cesaret edilmez. Sosyal devlete özgü bazı uygulamalar da popülist amaçlıdır. Üzerinde düşünülmeden sistemsiz bir şekilde uygulanır. <br />
<br />
AKP’nin muhafazakâr toplum biçimini toplumun bütününe dayatması ve muhalefetsiz bir demokrasi hayali otoriter eğilimler taşıdığını göstermektedir. Devletin baskı aygıtlarını muhalefet hareketleri üzerinde fütursuzca uygulaması ve demokratik hak ve özgürlüklere karşı aşırı tepki bunun kanıtıdır. Bu tür yaklaşımların Türkiye’ye zarar vereceği ortadadır. Farklı siyasi görüşteki insanların eylem yapmaları hemen illegalite ile ilişkilendirilmektedir. Siyasi iktidar farklılıklara aşırı tepki göstermekte, bozgunculukla itham ederek itibarsızlaştırmaya çalışmaktadır. CHP’yi eleştirirken geçmişe vurgu yapılmakta ve İsmet İnönü’nün otoriter yönetim biçimi eleştirilmektedir. Atatürk’ten sonra mutlak otorite olarak yönetimi devralan İnönü’nün anti-demokratik uygulamaları sık sık gündeme getirilmektedir. Oysa neredeyse mutlak otorite haline gelen AKP ve mevcut liderinin siyasal pratiği de İnönü dönemini aratmayacak derecede otoriterdir ve “tek adam” lık yönetiminin özelliklerini fazlasıyla taşımaktadır. Nedense bu durum mevcut kamuoyu tarafından bile görmezden gelinmektedir. <br />
<br />
AKP, üçüncü hükümet dönemini askeri bir müdahaleye maruz kalmadan tamamlama fırsatı yakalamıştır. Zira bu fırsat, Türkiye’de demokrasinin rüştünü ispat etmesi açısından fevkalade önemlidir. Fakat AKP bu önemin farkında olmadığı gibi iktidar olmanın rahatlığıyla kaygısızca, umursuzca hareket etmektedir. Vesayetin her türlüsü demokratik toplum düzeni için tehdittir. Fakat bu durumu demokrasinin yerleşmesi ve kurumlaşması açısından değil de Türkiye üzerinde kendi vesayetlerini kurma fırsatı olarak değerlendirmektedirler. Bu zihniyet yapısının ülkedeki siyasal, toplumsal kutuplaşmayı daha da artıracağı aşikârdır. Son tahlilde, AKP herhangi bir müdahaleye maruz kalmadan üçüncü iktidarını tamamlasa bile Türkiye’de demokratik rejimin yerleşmesi açısından çaba harcamayacaktır. Özal’lı yıllar gibi AKP’li yıllar da, muhafazakâr liberalleşmenin gemi azıya aldığı fakat demokrasi adına pek bir şey yapılmadığı yıllar olarak hatırlanacaktır. <br />
15 Haz. 2011]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÖLÜMLE SARSILMAK MANTIKLA AVUNMAK!..]]></title>
			<link>http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=314</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2011 17:33:39 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.webtocard.com/mybb/showthread.php?tid=314</guid>
			<description><![CDATA[ÖLÜMLE SARSILMAK MANTIKLA AVUNMAK!..<br />
<br />
Ölüm, bir canlı varlığın hayati faaliyetlerinin kesin olarak sona ermesidir. İnsan ve bütün canlılar için nihai sondur ölüm. Ölümün var olan bir hakikat olduğunu biliriz bilmesine ama, hiç ölmeyecekmiş gibi de yaşarız. İnsan sağlıklı bir halde yaşayıp giderken, ölümün hep başkaları için var olduğu sanısına kapılır. Kendisinin de ölümlü olduğunu unutur. Sanırız ki, bu felaketler hep başkalarının başına gelir. Hep kendimizi ve sevdiklerimizi uzak tutmaya çalışırız bu bilinen sondan. Oysa hergün ölüm aramızdan birini seçip alıyor. Biz de yarın belki de sıranın kendimizde olduğunu bilerek ve onu seyrederek yaşamaya devam ediyoruz.<br />
Ve yaşarken ölümü hiç ama hiç umursamıyoruz.<br />
<br />
Nazım Hikmetin Yaşamaya Dair şiirinde vurguladığı üzere,<br />
.............<br />
diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız.<br />
Yani, o beyaz masadan bir daha kalkmamak ihtimali de var.<br />
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini,<br />
biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşı fıkrasına.<br />
Hava yağmurlu mu diye bakacağız pencereden<br />
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini...<br />
<br />
Büyük şairin dediği gibi, ölümün sonlu, zorunlu bir hakikat, yaşamanın ise rastlantısal bir ayrıcalık olduğunu bilir ve hiç ölmeyecekmişiz gibi de yaşar gideriz. Ölümün katı somutluğu karşısında karmakarışık duygular içine gireriz. Kuşku boyutunda da olsa kendi kendimize sorarız. Ölümden sonra yaşam var mı? Sizin kafanız net olsada, toplumsal algıda felsefi anlamda çözümlenememiş bir konunun “hiçlik” derinliğinde zihinsel bulanıklık yaşanması doğaldır.<br />
Anneme sağlığında şakayla takılırdım. Derdim ki; “anne o tarafa hiç hefes etme. Sanıyorsun ki, o tarafa gidince benden önce gidenler yaprak sarmalarını sardılar, çörekleri, börekleri yaptılar, çayları demlediler, bana hoş geldin töreni yapacaklar. Burada sevdiklerimi bıraksam da, oradaki sevdiklerime kavuşacak, sonsuz bir muhabbet edeceğim.” sanma dediğimde, o muhteşem tatlı tebessümüyle, “haşa oğlum, sus güdaha girme” derdi.<br />
<br />
Memur olarak nakil ile İzmir'e geldiğimin 2008 ağustosundan dört ay sonra, aralık ayında bir gece yüksek tansiyona bağlı felç geçirmişti annem. Bu durum benim İzmir'e gelmemden kısa süre sonra yaşanması nedeniyle, kendimi hep vicdani olarak sorumlu tuttum. Her anne gibi çok severdi, üzerine titrerdi çocuklarının. Muhtemeldir ki, benim ayrılmam çok zor gelmişti. Bunun etkisi var mıdır bilemiyorum. Ama psikolojik ve vicdani olarak felç geçirmiş olması beni çok sarsmıştı.<br />
<br />
8 Temmuz günü üç yıldır felçli bir halde yaşama tutunmaya çalışan annemin durumu ağırlaştı. Telefonla görüştüğüm ablam, “annemin durumu kötü. Gelirseniz çok iyi olur dedi.” Alacele arabamızla yola çıktık. Saat 21.00 sularında Afyon'a varmıştuk ki, beklenen o kahredici haber geldi. Arabayı bir kenara çekip soluklandık. Ölüm ve yaşam üzerine derin duygu çatışmalarıyla yola devam ettik. Arabamızda ağır bir sessizlik hakim olmuştu. Kimse konuşmuyordu. Sessizliği on yaşındaki oğlum Barış'ın utangaç hıçkırıkları bozmuştu. Ben fiziksel olarak ağlamıyordum, gözümden yaş akmıyordu ama, yüreğimin gözyaşları farkettirmeden içime akıyor, içimin daralması soluk boruma hükmediyor, boğazıma taş gibi bir ağırlık çöküyor, yutkunmamı zorluyordu. Bu arada çocukluğunuzdan, ilk gençliğinize ve bugüne değin ne yaşanmışsa bölük pörçük film kareleri gibi gözünüzün önünden akıp gidiyordu.<br />
Oysa ölmeden yetişebilseydim. Geldiğimi bilebilirdi. Beni görmese de sesimi duyardı. Kısacıkta olsa başucuna saygıyla çöker, konuşur, oğlunun yanıbaşında olduğunu hissettirir, vicdanımı rahatlatmayı becerebilirdim. Ama olmadı, yetişemedim.<br />
Ne tuhaf!. Bütün eski kavimler, matem törenini ölüyle aralarındaki son bağ olarak görürmüş. Ölen kişi bizi duyarmış. Zihni artık çalışmasada bizi müzik dinlermiş gibi dinlermiş. Her ölüm de yaşam, her yaşamda da ölüm var olurmuş. Kalbin durmasından saatler sonra bile kulaklar duymaya devam edermiş. Ölen bir kişinin saçları ve tırnakları uzamaya devam edermiş. Ancak bu bitkisel yaşam biçimi de kısa bir süre sonra yok olup gidiyormuş. Son yaşam kıvılcımının sönmesi günler alıyormuş. Öncesinde bunları bildiğim için son dakikalarında yanında olup, konuşmak, biraz olsun dertleşmek isterdim. Bunu becerebilmiş olsaydım, gönül rahatlığı ile kendinden önce giden sevdiklerine kavuşması belki ruhen daha kolay olurdu.<br />
Beklenen ve ölümün felçli bir hasta için kurtuluş olduğunu bildiğiniz halde, bunu kendinize itiraf edememek çok zor bir duygu. Sizi bu dünyaya getiren annenizin bu dünyadan ayrılıp “hiçliğe” gidişi, dünyayı, yaşamı ve ölümü sorgulamanızı hızlandırıyor. Kaç yaşınıza gelirseniz gelin annesiz, babasız kalmak hayatı anlamsızlaştırıyor. Anne babaınızın felçli ve hasta da olsa hayatta olduğunu bilmek, insana manevi bir huzur ve iç dinginliği veriyor. Kaç yaşınıza gelirseniz gelin, size çocukmuş gibi davranışları (!), halen kişiliğinize yön verme çabaları, her davranışınızın oto kontrole tabi tutulmasını sağlıyor.<br />
En son görüştüğümüzde başucuna oturmuş sohbet etmiştik. Felçli durumunu kabullenmemiş olmalı ki, mayıs ayında evlenecek olan yeğenim Cihan'ın düğününe kadar ayağa kalkarım inşallah diyordu. Durumunu bilmemize rağmen hep moral verirdik. Espiriyle karışık anneme hep çıkışırdım. “Ne yatıyorsun “Bayburt” artık kalk. Bak, taa İzmir'den geldim. Pikniğe götüreyim seni.” derdim. Annem Bayburtlu olduğu için adı “bayburtlu yengeye” çıkmıştı. Adı Fikriye olmasına rağmen, kimse adıyla hitap etmezdi. Tanıyan herkesin yardımsever “bayburtlu yengesiydi” o.<br />
Çocuklarını üzmemek için ne zaman nasılsın diye sorulsa hep iyiyim, buna da şükür derdi. Hiç şikayet etmez, acısını içine gömerdi. Bayburttan Çorum'a gelin geldiğinden beri rahat yüzü görmemişti. Hayatı yoksulluk içinde geçmişti. On çocuk doğurmuş beşini kaybetmişti. Özellikle son on beş yılını hastalıklarla boğuşarak geçirmişti. Hiç itikattan vazgeçmez, Allah, bu dünyada imtihan için hep sevdiği yoksul kullarına dert verirmiş derdi. Ben de şakayla karışık; “anne, yokluk bizde, yoksulluk bizde, hastalıkların hepsi de sende. Allah biraz da zenginleri sevsin (!), onlara dert versin, onları daha çok sevsin. Bizi sevmesin.” dediğimde. “Haşa günah işliyorsun” der, bizi imana ve itikata davet ederdi.<br />
Ah annem!. Kendin için en küçük bir şey talep etmediğin bu dünyadan, keşke bütün anne ve babaların isteği olan, çocuklarının ve sevdiklerinin sorunsuz yaşayacağını bileceğin, iç huzuruna kavuşarak göçüp gitseydin bu yalan dünyadan.<br />
Ölümün somut gerçekliği karşısında sarsılmamak olanaksız. Duyguların yoğunluğundan arınıp, bazen ölümün bir kurtuluş olduğunu bilerek mantıkla avunmak, acılarının sona erdiğini bilmek en büyük teselli oluyor.<br />
Annemin ölümü nedeniyle taziyede bulunan bütün dostlara sonsuz teşekkürler.<br />
Rahat uyu annem, seni çok ama çok seviyoruz.<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ÖLÜMLE SARSILMAK MANTIKLA AVUNMAK!..<br />
<br />
Ölüm, bir canlı varlığın hayati faaliyetlerinin kesin olarak sona ermesidir. İnsan ve bütün canlılar için nihai sondur ölüm. Ölümün var olan bir hakikat olduğunu biliriz bilmesine ama, hiç ölmeyecekmiş gibi de yaşarız. İnsan sağlıklı bir halde yaşayıp giderken, ölümün hep başkaları için var olduğu sanısına kapılır. Kendisinin de ölümlü olduğunu unutur. Sanırız ki, bu felaketler hep başkalarının başına gelir. Hep kendimizi ve sevdiklerimizi uzak tutmaya çalışırız bu bilinen sondan. Oysa hergün ölüm aramızdan birini seçip alıyor. Biz de yarın belki de sıranın kendimizde olduğunu bilerek ve onu seyrederek yaşamaya devam ediyoruz.<br />
Ve yaşarken ölümü hiç ama hiç umursamıyoruz.<br />
<br />
Nazım Hikmetin Yaşamaya Dair şiirinde vurguladığı üzere,<br />
.............<br />
diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız.<br />
Yani, o beyaz masadan bir daha kalkmamak ihtimali de var.<br />
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini,<br />
biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşı fıkrasına.<br />
Hava yağmurlu mu diye bakacağız pencereden<br />
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini...<br />
<br />
Büyük şairin dediği gibi, ölümün sonlu, zorunlu bir hakikat, yaşamanın ise rastlantısal bir ayrıcalık olduğunu bilir ve hiç ölmeyecekmişiz gibi de yaşar gideriz. Ölümün katı somutluğu karşısında karmakarışık duygular içine gireriz. Kuşku boyutunda da olsa kendi kendimize sorarız. Ölümden sonra yaşam var mı? Sizin kafanız net olsada, toplumsal algıda felsefi anlamda çözümlenememiş bir konunun “hiçlik” derinliğinde zihinsel bulanıklık yaşanması doğaldır.<br />
Anneme sağlığında şakayla takılırdım. Derdim ki; “anne o tarafa hiç hefes etme. Sanıyorsun ki, o tarafa gidince benden önce gidenler yaprak sarmalarını sardılar, çörekleri, börekleri yaptılar, çayları demlediler, bana hoş geldin töreni yapacaklar. Burada sevdiklerimi bıraksam da, oradaki sevdiklerime kavuşacak, sonsuz bir muhabbet edeceğim.” sanma dediğimde, o muhteşem tatlı tebessümüyle, “haşa oğlum, sus güdaha girme” derdi.<br />
<br />
Memur olarak nakil ile İzmir'e geldiğimin 2008 ağustosundan dört ay sonra, aralık ayında bir gece yüksek tansiyona bağlı felç geçirmişti annem. Bu durum benim İzmir'e gelmemden kısa süre sonra yaşanması nedeniyle, kendimi hep vicdani olarak sorumlu tuttum. Her anne gibi çok severdi, üzerine titrerdi çocuklarının. Muhtemeldir ki, benim ayrılmam çok zor gelmişti. Bunun etkisi var mıdır bilemiyorum. Ama psikolojik ve vicdani olarak felç geçirmiş olması beni çok sarsmıştı.<br />
<br />
8 Temmuz günü üç yıldır felçli bir halde yaşama tutunmaya çalışan annemin durumu ağırlaştı. Telefonla görüştüğüm ablam, “annemin durumu kötü. Gelirseniz çok iyi olur dedi.” Alacele arabamızla yola çıktık. Saat 21.00 sularında Afyon'a varmıştuk ki, beklenen o kahredici haber geldi. Arabayı bir kenara çekip soluklandık. Ölüm ve yaşam üzerine derin duygu çatışmalarıyla yola devam ettik. Arabamızda ağır bir sessizlik hakim olmuştu. Kimse konuşmuyordu. Sessizliği on yaşındaki oğlum Barış'ın utangaç hıçkırıkları bozmuştu. Ben fiziksel olarak ağlamıyordum, gözümden yaş akmıyordu ama, yüreğimin gözyaşları farkettirmeden içime akıyor, içimin daralması soluk boruma hükmediyor, boğazıma taş gibi bir ağırlık çöküyor, yutkunmamı zorluyordu. Bu arada çocukluğunuzdan, ilk gençliğinize ve bugüne değin ne yaşanmışsa bölük pörçük film kareleri gibi gözünüzün önünden akıp gidiyordu.<br />
Oysa ölmeden yetişebilseydim. Geldiğimi bilebilirdi. Beni görmese de sesimi duyardı. Kısacıkta olsa başucuna saygıyla çöker, konuşur, oğlunun yanıbaşında olduğunu hissettirir, vicdanımı rahatlatmayı becerebilirdim. Ama olmadı, yetişemedim.<br />
Ne tuhaf!. Bütün eski kavimler, matem törenini ölüyle aralarındaki son bağ olarak görürmüş. Ölen kişi bizi duyarmış. Zihni artık çalışmasada bizi müzik dinlermiş gibi dinlermiş. Her ölüm de yaşam, her yaşamda da ölüm var olurmuş. Kalbin durmasından saatler sonra bile kulaklar duymaya devam edermiş. Ölen bir kişinin saçları ve tırnakları uzamaya devam edermiş. Ancak bu bitkisel yaşam biçimi de kısa bir süre sonra yok olup gidiyormuş. Son yaşam kıvılcımının sönmesi günler alıyormuş. Öncesinde bunları bildiğim için son dakikalarında yanında olup, konuşmak, biraz olsun dertleşmek isterdim. Bunu becerebilmiş olsaydım, gönül rahatlığı ile kendinden önce giden sevdiklerine kavuşması belki ruhen daha kolay olurdu.<br />
Beklenen ve ölümün felçli bir hasta için kurtuluş olduğunu bildiğiniz halde, bunu kendinize itiraf edememek çok zor bir duygu. Sizi bu dünyaya getiren annenizin bu dünyadan ayrılıp “hiçliğe” gidişi, dünyayı, yaşamı ve ölümü sorgulamanızı hızlandırıyor. Kaç yaşınıza gelirseniz gelin annesiz, babasız kalmak hayatı anlamsızlaştırıyor. Anne babaınızın felçli ve hasta da olsa hayatta olduğunu bilmek, insana manevi bir huzur ve iç dinginliği veriyor. Kaç yaşınıza gelirseniz gelin, size çocukmuş gibi davranışları (!), halen kişiliğinize yön verme çabaları, her davranışınızın oto kontrole tabi tutulmasını sağlıyor.<br />
En son görüştüğümüzde başucuna oturmuş sohbet etmiştik. Felçli durumunu kabullenmemiş olmalı ki, mayıs ayında evlenecek olan yeğenim Cihan'ın düğününe kadar ayağa kalkarım inşallah diyordu. Durumunu bilmemize rağmen hep moral verirdik. Espiriyle karışık anneme hep çıkışırdım. “Ne yatıyorsun “Bayburt” artık kalk. Bak, taa İzmir'den geldim. Pikniğe götüreyim seni.” derdim. Annem Bayburtlu olduğu için adı “bayburtlu yengeye” çıkmıştı. Adı Fikriye olmasına rağmen, kimse adıyla hitap etmezdi. Tanıyan herkesin yardımsever “bayburtlu yengesiydi” o.<br />
Çocuklarını üzmemek için ne zaman nasılsın diye sorulsa hep iyiyim, buna da şükür derdi. Hiç şikayet etmez, acısını içine gömerdi. Bayburttan Çorum'a gelin geldiğinden beri rahat yüzü görmemişti. Hayatı yoksulluk içinde geçmişti. On çocuk doğurmuş beşini kaybetmişti. Özellikle son on beş yılını hastalıklarla boğuşarak geçirmişti. Hiç itikattan vazgeçmez, Allah, bu dünyada imtihan için hep sevdiği yoksul kullarına dert verirmiş derdi. Ben de şakayla karışık; “anne, yokluk bizde, yoksulluk bizde, hastalıkların hepsi de sende. Allah biraz da zenginleri sevsin (!), onlara dert versin, onları daha çok sevsin. Bizi sevmesin.” dediğimde. “Haşa günah işliyorsun” der, bizi imana ve itikata davet ederdi.<br />
Ah annem!. Kendin için en küçük bir şey talep etmediğin bu dünyadan, keşke bütün anne ve babaların isteği olan, çocuklarının ve sevdiklerinin sorunsuz yaşayacağını bileceğin, iç huzuruna kavuşarak göçüp gitseydin bu yalan dünyadan.<br />
Ölümün somut gerçekliği karşısında sarsılmamak olanaksız. Duyguların yoğunluğundan arınıp, bazen ölümün bir kurtuluş olduğunu bilerek mantıkla avunmak, acılarının sona erdiğini bilmek en büyük teselli oluyor.<br />
Annemin ölümü nedeniyle taziyede bulunan bütün dostlara sonsuz teşekkürler.<br />
Rahat uyu annem, seni çok ama çok seviyoruz.<br />
<br />
Nihat FİLİZ<br />
Balçova/İZMİR]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>
